25 Eylül 2006 Pazartesi

Ramazan Ayı Birinci Gün

Sabahleyin eyyam-ı adiyede böyle adet edindiği için erkenden yataktan fırlayıp, tam başı ucundaki tütün paketine sarılırken:



 Ramazanın birinci günü daima halkta bir acemilik olur. Orucun kendine mahsus tiryakiliği, neşesi, sekri ile henüz ülfet etmeyen vücutlar, dimağlar biraz zahmet çeker.
-Efendi ne yapıyorsun, ramazan unuttun mu?


ikazıyla kendine gelenler, mükeyyifattan, münebbihten mahrumiyetin tevlit ettiği dalgınlıkla gayr-i ihtiyarî olarak vakitsiz evden çıkıp da sair günler mutad olan süratte dairesine varan ve kapıyı kapalı bulunca aklını başına toplayanlar; tramvayda sigarayı ağızlığa takip tam kibriti çaktığı sırada yanında oturan hoca efendinin dik dik bakışından mütenebbih olanlar, burnunu silmek için mendilini ararken cebinde bulduğu eskiden kalmış bir tek kebap fındığını ağzında çiğneyip yutacağı esnada kaldırım üstünde duran simitçinin:


-Ramazaniyelik, sıcak, sıcak!...


avazıyla oruçlu olduğunu hatırlayanlar, hep bu mübarek ilk günde sık tesadüf olunur şahiyetlerdir.


Yine ramazanın ilk günü yankesiciler için bir ıyd-i ekberdir. Hele ikindiden sonra...



Fes yana eğilmiş, gözler süzük, dudaklar morarmış ve kuru, simanın rengi uçuk, bacaklar dermansız, kolları uyuşuk, düğmeleri çözük, ceketin etekleri sarkmış, elde, içerisi esnayı rahda rast gelinip imrenilen her çeşit nesneden birer parça dolu mahut kağıt torba, efendi tramvay bekler. Mevkif kalabalık mı kalabalık. Birbirini sıkıştıran sıkıştırana! Tramvay arabaları üzerine sinek üşüşmüş birer cesîm ve müteharrik akide şekeri gibi gelip geçiyor.


-Fesubhanallah, daha ne kadar bekleyeceğiz? Ezana yarım saat var!


derken bir feryat:


-Amanın, polis efendi, polis efendi! Canım, nah gidiyor, tutun!


Velet başında alamet-i farika-i mahsusası olan kapela, yan sokaklardan birine sapıp kaybolur. Ahali, bîçare efendinin yanında. Sualler, mütalaalar, nasihatlar başlar:


-İçinde çok para var mıydı?


-Alan adamı görmüşsün?


-Be adam, ceketin yan cebine de para konur mu?


-Zo, bu İstanbul da şu ara ne kıyak şey oldu. Dünyanın bütün kapkaç herifleri bunda!


-Sivilizasyon diye daha ne çeşit işler göreceğiz!


-Ti ine kale, kılefeti?


-Ayol, ne de tavşan gibi sekti? Bir feryat daha:


-Ne karıştırıyorsun ulan? O cebin içinde ben para bulamıyorum ki sen bulasın! (Etrafındaki ahaliye dönerek) Köpoğlunun veledi, elini boş cebime sokmuş habire araştırıyor, bereket bir şey yok!


Öteden bir çığlık:


-İlahi, elin kopsun! Deminden beri nedir diyorum. Meğer şurada duran kokana imiş! Aaa, gizli yerlerimi karıştırdı durdu!


İlk efendi melül melül evinin yolunu tutar. İftardan sonra aklını toparlayınca vay evdeki kaşık düşmanının başına gelecekler! Tekmil hıncını ondan çıkaracaktır.


Ramazanın bu ilk gününün eskiden başka hususiyetleri de vardı. Paraya tevakkuf eden hazırlıklardan, iftarlardan, diş kiralarından bahsedip de hem kendimin, hem de karilerin derdini depreştirmeyeceğim. Yalnız yavaş yavaş unutulduğunu görmekle müteessir olduğum bazı kadim ananelerin ihyasını temenni ediyorum. Mesela bundan birkaç sene evvel Ramazan hulul etti mi, küçük büyük herkes birbirini tebriğe şitaban olurdu. Samimî, riyasız ziyaretler, mektuplar teati edilir, sohbetler, ictimalar olur, birlikte camiler, sergiler, ahbaplar dolaşılır, otuz gün için müşterek ibadet, ziyaret, eğlence programları yapılırdı.


Bu mevsimde oruç tutmak gerçi biraz güç oluyor. Günler uzun, havalar sıcak. Lakin bu şerait dahilinde farîza-i sıyamı ifa etmek her halde daha ziyade makbuldür. Zavallı Borazan Tevfik merhumun burada bir menkıbesini hatırladım. Bugünkü musahabemi bununla bitireceğim.


Bundan üç dört sene evvel yine böyle bir yaz ramazanı Tevfik Erenköyü'nden trene biner. Bîçare Tevfik dini bütün bir Müslümandı. Oruç başına vurmuş, bîtap, şişman olduğu için sıcaktan da müteessir bir halde kompartımanın birine yerleşir. Meğer karşısında öteden beri tanıdığı biri Saim, diğeri Abid isimli iki birader oturuyormuş. Bunlardan biri Tevfik'e hitaben:


-Tevfik Bey! der; galiba oruç seni fena sarsıyor! Borazan, bila-teemmül cevap verir:


-Ne yapayım? Siz iki kardeş taksim-i vazife etmişsiniz. Bana gelince hem saim, hem abid olmak mecburiyetindeyim. Bu sıcakta da kolay iş değil!


Ercüment Ekrem Talü

12 Eylül 2006 Salı

Ağlamak İstiyorum

Gonca güller açsın istiyorum kanayan memleketimde
Gözyaşlarımın döküldüğü ve özgürlüğümün esaretle birleştiği yerde

bir kere olsun arkama bakmadan

bir kere olsun korkmadan ağlamak istiyorum..
neyin ne oldugunu bilmeden

kimin kim oldugunu düşünmeden

insanlıktan nasibini alamayanlara

namus dersi veren namussuzlara

seviyorum deyip aldatanlara ağlamak istiyorum..

Yıkanmış beyinlere,körelmiş kalplere

nereden sıkıldığı bilinmeyen mermilere
özgürlük adına yaşatılan rezilliğe

ve hiç gelmeyecek sanılan aydınlığa ağlamak istiyorum..

ölüm korkusuyla yaşanan her zamana

adım adım rastlanan ihanetlere

dövülen rüzgarlara sövülen insanlara ağlamak istiyorum..

acıyla yogrulsun diye işkencelere terkedilmiş bedene

nefrete yenilmiş sevgilere

sevdiğine hasret tüten yüreğe ve ölüme;
alışılmışın dışında ki ölüme

göz kapaklarım ıslanmadan ağlamak istiyorum içerden taa derinden

ağlamak istiyorum göstermeden gizliden

kanayan memleketime

ağlayan milletime

AĞLAMAK İSTİYORUM ÖLÜRCESİNE...

 

volkan kılıç/sevda mevsimi

10 Eylül 2006 Pazar

İkimizin Yerine


Sevdim çok sevdim
Tanıdım aşkın en saf halini
Kokladım gecelerce
Bıraktığın eşyayı, boş evi

Uzanamadı elim telefona
Defalarca gidip geldi
Yenik düştüm kendime
Göre göre

Gurur sandiğim aslında
Ümitsizliğimdi
Anladım temelli gittiğini
Haklıydın üstelik
Suç benimdi


Sen üzülme gülüm incinme
Canımın içi iki gözüm sakın küsme
Bana hediye bırak butün kederleri
Ben ağlarım ikimizin yerine

Bilirsin aslında adaletsizliğini
İstemezsin hani sen de bittiğini
Ama kendinden yanadır ya hep yürek
Feda edip aşkı, korur ya kendini


Söz & Müzik: Tarkan, Sezen Aksu



Kurtlar Sofrası


gözyaşları ne güzel sığınakmış meğer..
tüm kaybedilenlere ağlamayalı ne kadar olmuş...
her geçen gün boğazıma takılıp kalan hasretlerin yutkunamadığım acısında
daha da kanadıkça yaralar
daha da arıyorsun gözyaşlarını..
gitme diyememenin yangınında gururun her bir zerresini yakıp kül etmişken,
dermansız bir söz kalıverir dudaklarında...
Sonsuza...

yüreğin öyle dar gelirken bu evrene çareyi ancak sonsuzluğa varmakta buluyorsun çünkü..
çünkü ancak sonsuzluk doldurabilir artık bu boşluğu...
öyle bir boşluk ki her uyanışında aniden uçurumlardan düşerken buluyorsun kendini...
ama ne çırpınmaya ne de bi dala tutunmaya gücün oluyor..
sadece düştüğün yerin silüeti yavaş yavaş küçülüyor
o küçüldükçe unuttuğunu sanıyorsun

ama nafile... yine düğümler boğazına takılıyor..
hafızasını yitirmiş bir insanın yürek acılarını hissetmesi gibi kanıyorsun...
donuveriyor her yer o an...
bi kapı açılıyor hayat telaşasına
yüzüne gülen bir maske takıp akıyorsun kurtlar sofrasına...


9 Eylül 2006 Cumartesi

IHLAMURLAR ÇİÇEK AÇTIĞI ZAMAN


Dilimde sabah keyfiyle yeni bir ümit türküsü
Kar yağmış dağlara , bozulmamış örtüsü
Rahvan atlar gibi ırgalanan gökyüzü
Gözlerimi kamaştırsa da geleceğim sana
Şimdilik bağlayıcı bir takvim sorma bana
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman

Ay, şafağa yakın bir mum gibi erimeden
Dağlar çivilendikleri yerlerde çürümeden
Bebekler hayta hayta yürümeden
Geleceğim diyorum ,geleceğim sana
Ne olur kesin bir takvim sorma bana
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman

Beklesen de olur , beklemesen de
Ben bir gökkuruşum sırmalı kesende
Gecesi çok süren karlar buzlar ülkesinde
Hangi ses yürekten çağırırsa seni bana
Geleceğim diyorum,takvim sorma bana
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman

Bu şiir böyle doğarken dost elin elimdeydi
Sen bir zümrüd-ü ankaydın, elim tüylerine deydi
Sevda duvarımı aştım, sendeki bu tılsım neydi?
Başka gezegende de olsan dönüşüm hep sana
Kesin bir gün belirtmem, ne olur takvim sorma bana
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman

Eski dikişler sökülür de kanama başlarsa yeniden
Yaralarıma en acı tütünleri saracağım ben
Yeter ki bir çağır çiçeklendiğin yerden
Gemileri yaksalarda geleceğim sana
On iki ayın birisinde,kesin takvim sorma bana
ıhlamurlar çiçek açtığı zaman

Bak işte notalar karıştı ,ezgiler muhalif
Hava kurşun gibi ağır, yağmur arsız
Ey benim yeni alfabemdeki kadim elif
Ne güzellik ,ne tad var baharsız
Güzellikleri yaşamak için geleceğim sana
Geleceğim diyorum biraz mühlet tanı bana
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman

Ihlamur çiçek açtığı zaman
Ben güneş gibi gireceğim her dar kapıdan
Kimseye uğramam ben sana uğramadan
Kavlime sadığım ,sadığım sana
Takvim sorup hudut çizdirme bana
Ben sana çiçeklerle geleceğim
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman


Sabahattin Karakoç