23 Mart 2007 Cuma

Kapını Çalan Benim

"Gidecek yerim olsaydı giderdim"

Bu kadar kolay değil
Böyle bitmez aşklar
Ellerin hasetinden
Böyle terk edilmez

Bu yanlış benim değil
Gözümde yaş durmaz
Yorgunum küskün değil
Aşka göğüs gerdim

Gidecek yerim olsaydı giderdim
Kapını aç ne olur
Kapını çalan benim

Ellere ne oldu
Dert oldu niye
Gururum kirlendi
Kem gözden kem dilden

Sebebim olanlar
Bayramlar etsinler
Benim bayramlarım şenliğim sensin

Yetmedi sevişmeler yetmedi öpüşmeler
Ruhum huzur bulur yanımda ol yeter.

Soner Arıca

11 Mart 2007 Pazar

Vakitsiz



Vakitsiz bir sonbahar akşamındaydım
Candan öte dermansızı
Köşelerdeyim
Yar koynuna yatsam bile
Gurbetlerdeyim
Çok arkadaş kaybetmişim
Dalgınlardayım
Beni yormayın, beni kırmayın
Anlamazsanız kalsın
Hiç dokunmayın
Deniz sakine, dağlar çiçeğe
İçten vermeye
Geçemedik, geçemedik
Koca kışın ayazından vay
Vakitsiz bir sonbahara yakalandık vay
Yaz düşünde çok sarardık
Yaza varmadan
Bir adım bir adım daha
Büyüsün artık
Birçok anı sıcak henüz
Yüreğe kattık
Gözlerimde canlanıyor
Gülüşü içten
Çok arkadaş kaybetmişim
Hiç kararmadık
Beni yormayın, beni kırmayın
Anlamazsanız kalsın
Hiç dokunmayın
Deniz sakine, dağlar çiçeğe
İçten vermeye
Geçeceğiz geçeceğiz
Koca kışın ayazından vay
Vakitsiz bir sonbahara yakalandık vay
Yüz düşünde çok özledik
Yaza varmayı
*
*
*

EFKAN ŞEŞEN

"yaraları saracak merhemi getirecek gün de olacak"

10 Mart 2007 Cumartesi

PERVANENİN KANATLARINDA

Günlerdir gökyüzünü istila eden kara bulutlar arasından tesadüfen görünen kuşluk güneşinin cılız sıcaklığını sert kuzey rüzgarlarının sürükleyip götürdüğü Limni, belki de tarihinin en büyük soğuklarından birini yaşıyordu . su kaynaklarıyla birlikte meyveler , sebzeler hatta zahire ambarları da donmuş, halk çekilen bu sıkıntıyı Kont Orlof’ un , hala acısı yüreklerde hissedilen Limni kuşatmasındaki kıtlık günlerine benzetmeye başlamıştı. Rum olsun , Türk olsun , günlerdir kiliselerde ve camilerde ALLAH ‘ın merhameti için yalvaran insanlar gitgide çoğalmış , nihayet Mondros’tan gelen papaz efendi ile ulu caminin imamı birlikte halkı toplu duaya çağırmışlar , çocuklara başları açtırılmış , göğüs hizasında birleşen veya göklere açılan minicik ellere artık kar yerine ALLAH’ın lûtfunun yağması için yakarılarak bir gün daha geçmişti.

Hergünkü kalabalığın yine umutsuz adımlarala dağılmaya başladığı sırada , bulutların altı küçük bir çocupun sevinç dolu sesi doldurdu:

--Gemi! Gemi geliyor! Orda bir gemi geliyor!....

gerçekten de iskele istikametinde üç ambarlı bir kalyonun geldiği görülüyordu . günlerdir yakarıp dua ettikten ve kıtlığın ancak ilahi yardım ile son bulacağına bu derece inanadıktan sonra denizde gitgide silüeti yaklaşmakta olan bir kalyondu bu . o anda uğultuyla iskeleye akmaya başlayan kalabalığın , gördükleri kalyonun , Dersaadet’ten kendilerine yardım getiren bir gemi olduğuna kanaat getirmeleri için toplu bir imamın havarileri olmalarına gerek kalmamıştı.

Siyah rahibe giysileri ve elinde zikir tesbihiyle Despina Anne ,iskele yokuşunu inerken kalbimim derinlerde bir yerlerde , çeyrek yüzyıldır hissetmediği bir heyecanın varlığını keşfettiğinde ,böylesine derin bir hüznü en son on sekizinde bir tazeyken hissettiğini düşündü. Zaten ondan sonra kalbini derin bir hüzün kaplamış, ruhunu arıtmak için o zamanlar kapandığı manastır hayatı boyunca da hiç bu denli coşkulu olmamıştı. İçini yokladığında , yüreğinin, denizden en son çıkardığı balık kadar çıplak , ama yine o balık kadar telli pullu bir neşeyle olduğunu fark etti ve “Tanrı şu sabilerin dualarına cevap verdi, Devlet-i Aliye tebaasını yine unutmadı!” diye geçirdi içinden .

İskeleye doğru , aynı emri alış askerler misali bir kütle halinde koşuşan bu insanların umutlarının, tıpkı önde giden bezirgan Toma Tomaidis, balıkçı Eğriburun Hasan Reis, terzi Topal Pavilli, imam Seydi Efendi veya mühtedi Uzun Ömer(Ömeraki) Ağa’nın hayalleri gibi donup kalması hiç de uzun zaman almadı. Buralarda herkes gemilerin sancaklarına barakrak hamulesini kestirebilirdi çünkü , sonra da içinde ne çıkacağını tahmin eder , hazırlığını ona göre yapardı . Yüreklerin sahili kımıltısız bırakan buzlar misali donması, yaklaşan kalyonun bir hapishane gemisi olmasındandı. Az sonra inden adaya refah yerine bir kat daha sefalet , sevinç yerine biraz daha korku ve çığlık boşalcaktı. Bir tek Despina Anne umutsuz olmadı . İçindeki heyecanın sürdüğünü fark etti: “Gelen mahkumların da hidayete ihtiyaçları var mutlaka!” diyordu.

*******

Bir yandan samur yakalı setresine bürünüp küpeşte puntellerine yaslanarak yaklaşmakta olduğu adanın genel görünümünü zihnine kazımaya çalışan; öte yandan “ Bu gemide olmam haksızlık benim !” diye içi kemirici azapları beynine sıçrayan ve içindeli şairlik gayretiyle de “ Felek hemen beni mi buldu imtihan edecek” dizesini vezne çekiveren Ebubekir Efendi , uzaklara, ilk defa gördüğü Limni’nin ta çatısına bakarken 66 yılda biriktirdiği bütün hatıralarının bazen bulutlara , bazen dalgalara yansıtarak içini burkup durduğunu hissediyordu. Çocukluğu ve gençliği yoksulluk içinde tüketilmişti. Doğum yeri olan Tokat’tan geçmekte olan Hekimoğlu Ali Paşa’nın maiyetine katılıp da İstanbul’a geldiğinde hayatta hiç kimsesi kalmayan, henüz yirmibeş yaşında bir delikanlıydı ve gönlünde sayısız hayaller taşıyordu. Şair adamdı ve kendini kan (cevher ocağı) ile ilişkilendirip şiirlerinde “ Kanî (maden ocağından çıkartılmış cevherler gibi söz söyleyen)” mahlasını kullanmaya başlamıştı. Haksız da sayılmazdı. Özellikle nüktelere bezendirip söylediği gazelleri ile mektup biçiminde yazdığı humor örneği yazıları kısa zamanda Osmanlı paşalarının dikkatlerini çekmiş, İstanbul saz ve söz meclisinde şiirleri dilden dile , hicivleri de kulaktan kulağa dolaşmaya başlamıştı.


Ebubekir Efendi İstanbul’daki şuh meclislerin aranan aktörleri arasına girince Tokat’taki Mevlevi dervişlerinden öğrendiği zikir ve tespihleri kısa sürede terk ediverdi. “ Geçmiş ve gelecek kaygısını bırak! Zaman geçiyor.... işte; bir var imiş bir yok olmuş!” beyti gibi söylemleri beyitleştirmeyi bilgelik sayarak, vur patlasın , çal oynasın bir hayat sürmeye başladı. Bu derbederlik , onun önce kaderini , sonra bedenini geniş Osmanlı coğrafyasının doğusunda ve batısında, kuzeyinde ve güneyinde ilden ile savururken şakaklarına ilk akların düştüğünü fark edemedi bile. O şehir senin bu kasaba benim, geçtiği yerlerde hatıralar ve dostlar bıraktığı o hareketli yılların birinde, yolu silistre’ye se düştü. Ali Paşa’nın divan katibiydi ve görevi Balkanlar’da gittikçe otorite kaybına uğrayan devletin kendi tebaalarına yönelik politikaları ile yöresel sorunlara ilişkin yazıları kaleme almak , gündelik idari ve resmi işleri yürütmekti. Yaptığı iş nedeniyle çok yorulduğu söylenemezdi. Kasabayı ve çevresini de çok sevmişti üstelik. Tuna’nın bütün koşup geldiğ yerlerden sonra beneğip dinlendiği be bütün cömertliği ile kendini tabiatın güzelliğine sunduğu bu kasabada Ebubekir Efendi artık bir mola vermeyi düşünüyor, akıp giden hareketli savruk hayatına tıpkı Tuna gibi bir dinginlik , durağanlık katmak istiyordu. Hakikatte bir şair için bir kentin büyüsüne kapılmak , oranı yerlisi olmak tembellik mi sayılmalıdır tartışılabilir; ama nedense o bu kasabada, ömrünün gerçek ve en zalim kasırgalarını kuşatacak bir meltemin olduğunu görmüş ve ona kapılmıştı. Dıştan sükûn ile dolu ama içten çırpınışlara yakalanmış bir kaderin ikilemi içerisinde Silistre kalesinin burçlarından Tuna’nın sularına hülyalı perilerin kanatlarında “seviyor/sevmiyor” diyerek papatya yaprakları düşünürken yaşının kırkı bulduğunu fark edip gençliğinin ardından ağıtlar yakmaya başladı . yaşayamadığı zamanları yaşamak için elini çabuk tutması gerktiğine karar vermiş , hayta öyle saldırmış ve kalbinde eksik kalan sevgileri tamamlamanın çarelrini aramaya başlamıştı. Gelirken Tuna’yı beraber geçtikleri paşayı İstanbul’a yalnız göndermesi biraz da bu yüzdendi. Çünkü olgun aşkını sunmayı planladığı genç sevgiliyi edinmek için Silistre, gördüğü en uygun kasaba idi. Üstelik işsiz de kalmamış . Ulah beylerinden Voyvoda Alexander’ın özel sekreteri ve tercümanı olarak gönlünün peşine düşmüştü.

Uzak hatıralrın ardından, şimdi bir gemi güvertesinde, Limni’ye, gerçekten sevdiği tek kadının durmadan anlatığ durduğu şu adaya sürgüne giderken ,bir yandan buranın bağlarını ve meyve ağaçlarını merak ediyor, öte yandan “ Gördün zamane uymadı sen uy zamaneye” dizesini vaktiyle söyleyip de sevdiği kadının ayaklarına düşmemiş olmanın pişmanlığını hissediyordu. Adanın evleri seçilmeye başlandığında ilk düşündüğü şey, “Acaba annesi onun beşiğini hangi çatının altında sallamıştır?” olmuştu.

*******

Güneşe “Ya doğ, ya doğayım!” diyen bir güzeldi o. Ona bakan gök kapıları açılmış da bir melek yere inmiş sanırdı. Bir gün apansız karşısına çıktığında, gölgeleri Tuna’ya düşen söğütlerin altında entarisini yıkayıp çırpıyordu. Eteğini çömertçe toplamış, ayakalrının birini suya , diğerini söğüt köküne basmış, işini acele bitirmek isteyenlerin telaşı ile çalışıyordu. Dalların arasından güneşin vurduğu yuvarlak omuzlarının parıltısı ile suda yakamozlar kıran ışıkların arasında şuh taze bedeni bir yumak oluşturmuştu. Balmumu bedenindeki berraklık , kumral saçlarındaki hareler, koyu menekşe gözlerdeki füsun ile Asur kralı Sardanapal’ın, kenti terk ederken düşman eline geçmesin diye elleriyle hançerlediği , ama ömrünün geri kalan kısmında bu ölüme gülümseyerek boyun eğen aşık hayalini bir türlü unutamadığı ve her defasonda kendisini de o ana öldürmediğine bin ğişman olarak ardından ağladığı karısı Melike İris’e benziyordu. Bir müddet şaşkın ve hayran , dilsiz ve ayaksız , bakakaldı. Bu güzelliği gizlice seyretme konusunda yüreğinin telkinlerine ahlaki nedenlerle muhalefet ederek kuru dallara bastığında , ilkilen ay gibi parlayan çehresini görmüş ve utanmışlık ile hafifçe kızaran yüzünde kendisine pek yakışan masumiyete tanık olmuştu. Bu katıksız güzelliğe her kim baksa, Tuna kızlarına özgü tavırların dışında bir edaya sahip olduğunu hemen anlayabilirdi. Ayağa kalkar ve ıslak entarisiyle omuzlarını örterken hafifçe yana dönüşünde bile, kendisine kolay yaklaşılamayacağını telkin eden bir asalet göstermişti. Kenarda otlayan iki inek ile buzağıya doğru yöneldiğinde, Ebubekir Kani Efendi onunla konuşup konuşmama arasında tereddütler geçirdi. Kalbi kırk yaşın biriktirip durgunlaştırmaya çalıştığı heyecan dalgalarının son şiddetiyle sarsıldığında hızla arkasından koşup asla kötü niyetli olmadığını söylemeye çalıştı. Şair adamdı, sözün müstesna olanını bilir, sanatlı söyler, imalar, mecazlar yapabilirdi. Ama işte konuşamıyordu. Bir şeyler gevelediği, iki sözü bir araya getiremediği için kendinden utandı ve içinden küfürler etti. Ne yapması gerektiğini bilemiyor, eli ayağına dolaşıyordu. Nihayet çareyi, yürümekte oldukları tozlu yolun en dar yerine boylu boyunca yatmakta buldu, ve ancak o zaman , “ya çiğneyip geçersin, ya selamımı alırsın!...” diyebildi.

-utanmooorsun bre adam! Benim yaşımda kızın olur?...

- Hakikat, evlensem senin yaşında kızım olurdu; lakin sencileyin bir peri peyker bulmamışım.

Bu onunla arasındaki ilk sözler idi. Ve hiçbir şiir onun sesindeki şu heyecanı anlatamazdı. Türkçe’nin , bir Rum kızının ağzında bu derece güzelleşebileceğini kim düşünebilirdi? Aklı başına gelmeye başladığında yerden kalkmak, tozlanan giysilerini temizlemek başından çıkıp yuvarlanan sarığını almak istediyse de karşısındaki kızın hiç yolunu değiştirmeden başını üstünde dikeldiğini gördü. Bundan cesaret bularak “Sen sultansın ben kulum sen kaldırmazsan ben kalkmam!” deyiverdi.

- Ne istooorsun a efendi?Belli ki devletlü adamsın, kendine acımoorsun?

- Aşkını istiyorum hilal kaşlım, selvi boylum!

- Ucuzdur?

- Her şeyimi fedaya hazırım mah cemalim!..

- Aradığın bende değildir ağam; varasın yoluna gidesin...

- Aramadığım yerde şimdi bulduğum daha başka yerde arayacak değilim.

Yaz güneşi ikindi sıcağını kaybetmeye başladığında Tuna üstündeki ahşap köprüyü birlikte geçmişlerdi. Sorarak susarak ; yalvararak ve nazlanarak.

Bir çeyrek kadar süren yolculuklarında Ebubekir Efendi, nihayet kendini kontrol edebilmiş, şairane sözler ve zengin hayaller ile kızın kalbini yumuşatmayı başarmış ama ne adını, ne de kim olduğunu öğrenebilmişti. Kasabanın ilk evleri göründüğünde yanından ayrılmış, zengin hayaller eşliğinde peşinden yürümeye başlamıştı. Yolun devamında kah eşrafın selamlarını alıp kah sokaklardaki tanıdıklarına v,cevaplar yetiştirerek ileri yaşında gönlünü çalan tazeyi takip ediyor, hatta gençlik hayalleri kuruyordu. İşin ilginç yanı , ineklerini sürüp götüren ay parçası Rum tazesi de takip edildiğini biliyor, bundan gizli bir haz duyuyordu. Sanki hem kovalanmak, hem de yakalanmamak istiyor gibiydi. Hiç kimse kendisine güzel sözler söyleyen bu kibar adam gibi davranmamış, komplimanlar yapmamıştı. Hatta kilisede tanıdığı delikanlıların bu adama göre çok kaba saba olduklarını düşünmekten kendini alamadı. “ zavallı adam,” diyordu içinden, “olmayacak hayallere kapıldığını fark edince nasıl olsa aklı başına gelir, peşimi bırakır.”

İnekler gide gide büyük kilisenin ahırına girmişti. Ebubekir Efendi o vakit anladı kızın kim olduğunu ve bu maceranın trajik bir potansiyel taşıdığını.babası Petraki’yi tanıyordu. Bir yıl evvel Limni’den özel davet ile buraya getirtilmiş saygın bir rahipti ve kasabanın Hıristiyan cemaati onun etkili vaazlarına tutku derecesinde bağlıydı . Midilli prensi Nicolas Gattilusio’nun Limni2ye vali atadığı kardeşinin soyundan bir asilzade olduğu bütün kasabalının dilindeydi. Kendisiyle zaman zaman yolları kesşmiş ama aralarında öyle hatırı sayılır bir ünsiyet oluşmamıştı. Kasabalılar en az kendisi kadar onu da tanıyorlar , hatta ondan hep saygı ile söz ediyorlardı. Ebubekir Efendi bütün bunları düşündükçe , ikindi Güneşinde yaşadıklarının ve heyecanının, ceremesini karşılamaya bütün varlığının yetmeyeceği bir heves olduğunu hissediyordu. Evine nasıl, hangi yoldan gittiğini bilmiyordu ama omuzlarının çökmüş olduğunun farkındaydı. Müteakip günlerde aklı ile gönlü, mantığı ile duyguları çelişip durdu. Yemeden içmeden kesildi, uykudan çalışmadan arındı. Gönlüne dert anlatamıyordu bir türlü . adını bile bilmediği ve kimseciklere soramadığı Rum dilberinin gündüz yolunu gözleyip gece hayallerine sarınarak acısını çekerek erimekte , solmaktaydı. İçindeki hasret ile hayali birlikte büyüttü. Hicran ve firkatin azabını hücrelerinde birlikte hissetti. Onu tekrar gördüğü zaman nasıl davranacağını dair defalarca planlar kurdu, yaşına başına bakman provalar yaptı, beğenmedi yeniden planlara daldı. Söyleceklerini Rumca, Türkçe ve Bulgarca defalarca kurdu, bozdu, yazdı, dizelere dizdi. “ Yaratılışım sanatlı sözlerin , hikmetli kelimelerin peşinde değil; sessiz ve harfsiz söyleyecek bir sohbet arkadaşı arıyorum ben!” diyordu.

                                                                        *******

Gündüz can eğlemek kolaydı, birileriyle konuşuyor, bir yerlere gidiyor, Alexandır’ın söylediği işleri görüyor, tercümeleri yapıyordu; ne ki geceler geçmek bilmiyordu. Günlerce bakışlarını köşe başlarına zincirleyip beklemiş ama sevgiliyi görememişti. Yalnız bir sabah on yaşlarında bir çocuğun buzağıyı sürüp götürdüğünü gördü. Buzağıya bakarken içindeki hasretin eridiğini fark etmesi çok garipti. Çocuğun yanına yaklaştı. Bir şeyler sormak , belki bir haber almak istiyordu . Ama bun nasıl yapacaktı. Kendini kandırırken “ Nihayet karşımdaki bir çocuk ve koskoca adamdan şüphelenecek değil ya !” diyordu.


- Adın ne bakalım delikanlı?

- Tiryandafil!

- Kimin oğlusun sen ?

- Rahip Petraki’nin .

- Ooooo! Ne bahtiyar bir çocuk olmalısın!... başka kardeşin var mı peki?

- Bir ablam var.

“ onun adı ne?” diye başlayıp “ hele biraz onu anlat bana!” ile sürecek yüzlerce cümle boğazında düğümleniverdi. Tiryandafil ablasına benziyordu. Yüzü kadar konuşmasında da onu andıran bir yan vardı.

O gece sevgilisine önce hayallerden bir kıyafet biçti, gözlerinin rengine yakışsın diye fıstıki şallar giydirdi. Kelimelerden tüller örttü ve ona bir ad verdi. Tiryandafila!. Öyle ya oğluna “gül” anlamında Tiryandafil diye ad koyan rahip, kızına da bunu dişil biçimi olan Tiryandafila adını koymuş olmalıydı. Sonraki zamanlarda artık sevgilisinin bir kimliği, bir adı oldu. Ondan bahsederken Tiryandafila diyor; yahut Tiryandafila denilince kalbi titriyordu.ve Tiryandafila’nın hasretiyle birlikte Ebubekir Efendi’nin azabı da büyüdü. Her gece yeni bir gazel yazılıyor, kimseciklere söyleyemediği aşkını gazellerle anlatıyor , yalnızlığını böyle dile getiriyor, sırrını içinde saklıyor ve çılgınca seviyordu. Yazık ki o aşkını sakladıkça aşkı içinde büyüdü, büyüdükçe saklamak daha da zorlaştı. O derce sırlara boğulduki bir tiryandafila karşısına gelse ona bile söyleyemeyecek duruma düştü; hayır hayır yükseldi. Bir gazelinde diyordu ki: “Gerçi gönlümüzü çalan aşkımızın sırrını açmak olasıdır, ne var ki biz ona söylerken belki sırrımıza söz ortak olur diye bundan kaçınıyoruz.”

Geceler gerçekten zor geçmeye başlamıştı. Akşamdan bir rahlenin başına oturuyor , ucuza edinilmiş birkaç mum ile divitini, aherli kağıt tomarını ve is mürekebbi dolu hokkasını yanına alıyor, tütünü ve çubuğunu hazırlıyor, birkaç kadehlik şarap da tedarik ediyor, mum ışığında, dumanların duvara yansıyan tülleri ararında Tiryandafila’yı görüyor, onunla konuşuyor, sitemini ve nazını çekiyor,sonra ona yalvarıyor, onu nefesleniyor, özümsüyor, yaşıyor ve tüketiyor, tükeniyordu. Müthiş bir azap idi bu. Ne yapmalıydı, kendisine bir kerecik olsun sormadan, evlilik konusunda fikrini almadan, bir sevdiği olup olmadığını öğrenmeden gidip babasından isteyemezdi ya?!. Hem her şey bir yana, istese de acaba veririleri miydi? O bir taze, kendisi koca bir herif; o bir inci, kendisi bir mecnun? Kim incisini yaşlı bir çılgına teslim eder ki?

Onsuz geçen gecelerde, romantik bütün duyguların ve hayallerin kendisini kuşattığına inanmaya başlamıştı. Belki o da bakıyor diye aya bakıyor ve bundan mutluluk duyuyordu. Silistre kalesinin burçlarında gün batımını seyretmek, Tuna’nın durgun sularında hayaller görmek, akşam saatlerinde cırcır böcekleriyle hayatı yudumlamak gibi huylar edinmişti. Yalnız ve karanlık ise kendini şiire ve aşka kaptırıp gidiyordı.

Yine öyle bir akşamdı. Tiryandafila ile geçireceği bir ömrüm hayaliniyle şevke gelmiş, ona feda edebileceği şeylerin hesabını yapmış, ama canından daha değerli bir hediye sunamayacağına hayıflanarak gözleri yaşarmış, ardından içindeki aşk acısını bir nefeste ağzından boşaltarak yeni bir gazele başlamıştı. O sırada rahlesinin üstündeki mumun çevresinde dönen pervane dikkatini çekti. Alevin çevresinde halkalar çizerek dönüyor, her defasında çemberin yarı çapını daraltırcasına aleve biraz daha yaklaşıyordu. “ Galiba benim bu pervaneden farkım yok!” diye geçirdi içinden. “ O da , ben de bir ateşin çevresinde dönüp duruyoruz. Üstelik ikimiz de gitgide ateşe daha çok yaklaşıyoruz.”

Aşkın bir bakış, belki kısacık bir göz kayması olduğunu düşündüğü ilk gündü o. Sonra geliştirdi düşüncesini: göz kalbe iletiyordu güzelliği ve kalpte bir kıvılcım tutuşuyordu. Bu kıvılcım hem ışık, hem ateş olma potansiyeline sahipti. Işık olmanın yolu ateş olmaktan geçiyordu. Önce yanmak ve alevin ışığını süzerek nura döndürmek için göz damla damla su akıtıyor, ancak gözyaşı ateşi söndürmekten ziyade onun hararetini arttırıyordu. Nitekim kendisi de ağladıkça içinde Tiryandafila’nın aşkı artıyor, aşkı arttıkça gözünden akan yaşlar çoğalıyordu. Yanmak bakımından şu mum kendisine ne kadar da benziyordu. Onun da bağrında yanan bir can ipi, başında da alevler ve dumanlar vardı. Üstelik o yangından dolayı durmadan ağlıyor, gözyaşları bedeninden damla damla süzülürken bedenini eritiyor, tüketiyor, yok ediyordu. “şu mum mu bana benziyor, ben mi muma dönmüşüm?!.” Diye mırıldandı bir an ve devam etti bağrına birkaç yumruk vurarak, “ Galiba mumlar gibi kendi gözyaşlarıın denizinde boğulana kadar sürecek bu yangın!”

Bütün bunlara ilişkin beyitler yazmaya devam etti uzunca bir süre. Sonra pervanenin ritmik dönüşlerine takıldı gözleri yeniden. Her dönüşte biraz daha daralan çember neredeyse mum alevinin üzerinde dönmeye başlamıştı. Pervane ışığına öyle kararlılıkla koşuyor, onu çepeçevre öyle kuşatıyordu ki!... bir an onu bir aşık olarak düşündü ve bu pervaneye nazaran kendisinin aşık iddiasında bulunmasının ne kadar da cılız kalıverdiğini gördü. “ Evet! Bu pervane bana benzemiyor; ve ben bu pervaneye benzeyemiyorum!” sonra kendisinin de kaç günlerdir Tiryandafila’nın yolunu gözlemekten dolayı avare olduğunu, Voyvada Alexander’ın tembihlerine rağmen işlerini aksattığını, tıpkı bir pervane gibi onu çevresinden uzaklaşmadığını, hatta sevgi çemberini daha da daraltmak ve ona daha fazla yaklaşmak için her defasında daha cesur ve atak davranmaya başladığını, günde birkaç kez kilisenin önünden geçmesinin dikkat çektiğini , hatta bazı dostlarının neden camiye değil kiliseye odaklandığını ima eden şakalarına alıştığını ,dahası , ar ve namus kaygısından sıyrılmaya başladığını falan düşündü. “aşk” sözcüğünün “sarmaşık” demek olduğunu aklına getirdi bir an o sarmaşığın nice çınarlar gibi selviler gibi kendisini de sardığını, buruk bir lezzet alarak hissetti. “dıştan güzel görünen ama içten bünyeyi kurutan , hırpalayan bir sarmaşık” diye mırıldandığı sırda pervanenin, kanadını muma değdirdiğini ve o ilk yanış ile birlikte biraz gerilediğini gördü. Işığa vurgun pervanenin aşk azabını ilk tadışıydı bu. Kendisi bu azabı Tuna kıyısında Tiryandafila’yı gördüğü gün tatmıştı. Ne kadar garipti, şu “azap” kelimesi “acı, elem,keder” demekti aynı zamanda “lezzet” de demekti.

Pervanenin bu yanıştan, kanadındaki bu küçük siyahlıktan birkaç dakika sonra, sanki o alevin lezzetini almış gibi geri döndüğünü, geniş açılı dönüşleri daraltarak mumun çevresinde aşkın dar alanına girmeye başladığını görünce yine kendisiyle kıyasladı: “ Onun aşkıyla ağlayışım, ayrılığının acısında bulduğum lezzettendir. Eğer bu ağlayış bana lezzet vermeseydi onu her defasında daha çok özlemezdim. Eğer sevgilinin ayrılığını çekmekte gizli bir haz olmasaydı, nasıl olurdu da onu hatırımdan silip atmaya çalışmazdım! Hasret denilen şey , acıdaki lezzetin ta kendisi olsa gerek; yoksa ayrılık neden aşkı çoğalt sındı ki!...

Bir de Tiryandafila’yı Tuna kıyısında ilk gördüğünde kanadımı böyle yakmıştım; şimdi hasretimde , lezzetimde işte o yanışın eseri değil mi ya!..” Ebubekir Efendi bunları düşünürken pervanenin dönüşlerini hızlandırıp sonunda kendini aleve attığını, bundan sakınmadığını gördü. Aşkın azabı yaptırmıştı ona bunu ve sevgilisinin varlığında kendi varlığını yok etmiş , belki onun ışığını kucaklarken kendini de ona feda edivermişti . İşte o an, pervanenin aleve atılışı ve bir karabiber tanesi gibi mumun ayakları dibine düşmesi, Ebubekir efendi’nin zihnindeki her şeyi birden değiştiriverdi. Zamanın gece yarısından öteye sarktığı bir saatte yaşadığı bu duygu yoğunluğunun da etkisiyle derhal giyindi, kuşağını baylayıp setresini omuzlarına aldı, serpuşunu başına koydu ve hızlı adımlarla kasabanın kilisesine doğru ilerlemeye başladı. Sokaklarda yaz gecelerine mahsus cırcır böceği seslerinden, Tuna’nın haşmetli akışının çıkardığı uğultulara karışan kurbağa vıraklamalarından ve köpeklerin tedirgin havlayılarından gayrı ses duyulmuyordu. Kasaba derin bir uykuya dalmş, bütün lambalar sönmüştü.

*******


Kilisenin sokağa bakan bahçe kapısının tokmağına şiddetle vurulmaya başlandığında Rahip Petraki her zamanki sofuluğuyla gece zikrini bitirmiş, yatağına girmek üzere beyaz iç entarisini giyiyordu. Tiryandafil il ablası da kapını sesiyle yataktan sıçramışlar, babalarıyla birlikte avluya koşmuşlardı. Kilisenin bütün işlerini, bu arada zangoçluğunu da yapan Selanikli şaşı ihtiyar Anceli Dimitri de uyku sersemliğiyle yarı çıplak bedenini bastonuna yaslayarak bahçeye gelmişti. Hepsi birden istavroz çıkartıyor, kötü bir haber olamasın diye dualar okuyorlardı. Petraki’nin aklına hemen Limni’de bırakıp geldiği hanımı gelmişti.

Kilisenin ana girişindeki ahşap cümle kapısı , yaklaşık bir yüzyılın yükünü çektiğini belirtir gibi gıcırdayışıyla inleyerek gecenin içine bir çığlık gibi açıldığında, meraklı gözler , bir zincir ile kendisini tokmak halkasına bağlayan Ebubekir Kani Efendi ile karşılaştılar. Genç kızın gördükleri karşısında gayri ihtiyari attığı çığlıktaki acıma hissi uykusuzluktan yorulmuş gözlere de sirayet etmiş gibiydi. İlk hayret nöbeti geçince hepsi birden onu çözmeye çalışıyorlar, durmadan da kimin onu buraya bağladığını öğrenmek için soru yağmuruna tutuyorlardı. Yalnızca geriye çekilmiş beklemekte olan genç kız onun neden burada olduğunu biliyor , gözlerinden kaçıramadığı bakışlarıyla ona adeta yaptığının ne çılgına bir şey olduğunu imaya çalışıyordu. İçten içe bu tavrının hoşuna gittiğini de hissetmiş , bundan büyük gurur ve mutluluk da duymuştu. Kaç aşık sevgilisi için böyle çılgınca şeyler yapabilir, kendini feda edebilirdi ki?!... ah bir de babası yaşında olmasaydı!.. Mamafih birçok genç kızın , geek ailesinin siyasi, ekonomik ve sosyal nedenleri yüzünden, gerekse kendi hırs ve tamahları için para, makam ve mevki sahibi yaşlı adamlarla evlenmeleri her yerde görülmekte , özellikle Osmanlı idarecilerinin tercih edilen kocalar olması bu bölgelerde gittikçe yaygınlaşmaktaydı; ama ne olursa olsun kendisi bir Hıristiyan ve adını bilmediği bu adam da bir Müslüman idi. Buna rağmen yıllardır kapanıp kaldığı bu kilise duvarlarının dışında kendisini düşünen bir erkeğin bulunması , hele böylesine gözü karanlık göstermesi hoşuna gitmiyor da değildi. O anda fark etti ki aslında öyle çirkin bir adam da sayılmazdı. Hatta kırçıl sakalları şöyle Hıristiyan delikanlıları gibi güzel bir usturadan geçse ve başındaki sarık yerine işlemeli bir üsküf konulsa pekala hoş birisi bile olabilirdi.

“Rahip Petraki,” diye söze başladı Ebubekir Efendi. “İşte kapınızda bağlı kulunuzun, ister içerde ister dışarıda tutarsınız; ama zincire tattığım kilidin anahtarı hiçbir zaman olmadı. Beni ondan halas edecek irade sizin elinizdedir. Kızınıza ALLAH’ ın emri iki peygamberin kavli üzere talibim . Muhammed(s.a.v.) adına değilse İsa adına onu sizden helalliğe istiyorum. Yaşım belki büyüktür, illa yüreğim zindedir ve bedenim pektir. Voyvoda Alexander’dan beni sorar öğrenirsiniz. Ali paşa’nın mektupçusu Ebubekir Kani dedikleri avare aşık benim.”

“Size gelince sultanım” diye devam etti sonra , rahibin şaşkın bakışları arasında gözlerini yeniden kıza çevirerek, “Tam kırk gün önce görmüştüm sizi ve aşkım bu gece bir pervanenin kanatlarında kemale erdi. Beni kabul ederseniz ALLAH adına , büyük elçileri adına elimden gelen bütün güzellikleri , yegane sermayem olan şu inci taneleri gibi ayağınıza serpmeye, bütün şiir dizelerimi sizin muhteşem güzelliğiniz için dizmeye yemin ederim.”

Kani efendi bu sözleri söylerken kuşağındaki küçük bir keseden çıkardı bir avuç inci, kilisenin taşlık yolunda, zıp zıp , genç kızın ayaklarına doğru akmaktaydı.

Güvertesinden Limni’ye seyrettiği geminin içinde başka şartlarda bulunmayı arzu eden adamın hatıralarıydı bunlar. Daldığı hayallerin ötesinde bir hayat sürebilseydi eğer, bu kalyondan çoluk çocuğa karışmış, torun torba sahibi olmuş rüyalarla da inebilirdi Limni iskelesine. Ama olmamıştı, olamamıştı. Rahip Petraki’nin kuru inadı üç gün boyunca kapıda zincirli, dört yıl boyunca da Silistre’nin aşk dedikodularının konusu olarak kalmasından başka bir işe yaramamıştı. O dört yıl, hayatının en anlamlı dört yılı olmuştu oysa. Herkes kendisiyle alay ederken, yaşına başına bakmadan, dinine diyanetine dikkat etmeden bir papaz kızı sevmiş olmasını dillendirip kınarken o,sevgilisinin adıyla kendi adı birlikte anıldığı için mutlu olmuştu. Tiryandafila da zamanla onu sevmiş kimsecikler bildirmeden zaman zaman Yunanca-Türkçe karışık mektuplar da yazmıştı. İçli , hüzünlü, yakıcı mektuplardı bunlar ve aşk kınanmışı Ebubekir Efendi’nin lirik gazelleriyle karşılık bulmuşlardı. Tiryandafila her mektubuyla birlikte, ilanıaşk gecesinde ayağına serptiği incilerden bir tanesinin saçını teline takarak kendisine göndermiş, karşılığını da hep bir şiir olarak okumuştu. Ebubekir Efendi ondan son bir mektup daha beklemiş ama o mektup hiç gelmemişti. Bu son mektup ata yadigarı inci kolyenin en iri halkası gelmemişti. Bu son mektup ata yadigarı inci kolyenin en iri halkası olan yuvarlak dürdaneyi taşıyor olacaktı. Bu kırkıncı inci tanesi olacaktı ve ne Ebubekir Efendi kırkıncı mektubu okuyabildi, ne de sevgilisi kırkıncı şiiri.


Ebubekir Efendi, o günden sonra her nereye gitse, ne zaman aşk acısını ansa, hangi akşamda Tiryandafila’yı hatırlasa, hep pazıpendine saklayıp taşıdığı otuz dokuz inci tanesini yoklayarak kendini avuttu, onların sıcaklığı ve sevgilinin saç tellerinin kokuksu ile teselli buldu. Kırkıncısı hep özlenen ve umutla beklenen saç telleri... Bir ömrüm bütün sermayesi..

Dördüncü yılda Rahip Petraki halkın ayıplamalarından ve kızı hakkında çıkarılan dedikodulardan bıkmış ve Ebubekir Efendi’ye kiliseye çağırmış, Ona,

--Bak a Ebubekir Efendi, demişti, artık dayanacak gücüm kalmadı, kızımı sana vereceğim, ama bir şartla: Derhal dinini değiştirip Hıristiyanlığı kabul edecek, vaftiz olacaksın!...

Ebubekir Efendi önce içini yokamış , rahibin bir din adamı gibi değil de bir zalim gibi davranmasına içerlemiş, biraz da kızının gönlünü kazanmış olmanın verdiği gurur ile tarihe geçen o ünlü sözünü söylemişti.

--İnsaf eyle Petraki Efendi, kırk yıllık Kani olur mu Yani!...

Sonraki yıllarda bu kararını hep düşünüp durmuş, yürekten olmasa da dil ucuyla “peki” diyebileceği ihtimalini gözden geçirmiş, sevgilinin hasreti çiğerine çöktükçe bundan pişman olmuş, sonra da bu düşüncesinden utanmıştı. Tiryandafila acaba yalancıktan din değiştirmiş bir aşık istermiydi? Kendisi acaba gerçekten dinini değşitirmeye hazır mıydı? Eğer dinini değiştirmiş gib yapsaydı, kim bilir, belki sonradan Tiryandafila müslüman olabilirdi ama ikisi mutlu bir ömür sürebilirler miydi? Buna benzer bir yığın soru, yıllarca peşini takip edip durdu ama hem kendisi, hem de sevgilisi, verdiği karar ve tarihe geçen o sözünden hiç pişman olmadılar.

Dört yılın sonunda Rahip Petraki kızını Limni’ye göndermeyi kafasına koymuş, bunu kızına söylemişti. O günün gecesinde kızı kiliseden kaçıp Ebubekir efendi’nin evine gelmiş; iki aşık ilk defa bir çatının yalnız kalmışlar ve ortaya bir Kur’an , bir İncil , bir kılıç, bir paskalya somunu , bir avuç tuz koyarak el basıp ömür boyu birbirlerini sevmeye yemin etmişlerdi. Elleri ilk kez o gecede birbirine değdi ve bir daha hiç değemedi. Nefesleri ilk kez o gece birbirine karıştı ve bir daha hiç buluşamadı. Bedenleri ilk o gecede boylu boyunca sarıldı ve bir daha asla kucaklaşamadı. O gecenin sabahında yazılan kırkıncı gazel Ebubekir Efendi’nin pazıpendi içinde , incilerin ve saç tellerinin yanında muska biçiminde hep sarılı kaldı ve asla okuyanı olmadı.

*******

Sevgilisi Limni’ye gittikten sonra Ebubekir Efendi de Silistre’de çok kalmamış , ondan önceki zamanlarda olduğu gibi savrulan bir kaderin peşine düşerek meceralara atılmış ama pazıpendindeki incilerin berraklığına hiç ziyan eriştirmemiş, hiçnir güzele dönüp bakmamıştı. O günden sonra yazdıkları hep hayatla alay eden, mizahtan, hicivden , yergiden ilham alarak feleğin tasını tarağını toplayan bir üsluba büründü.” Mutriba sen aşka dair bir heva bilmez misin” dizesinden gayrı bir aşk dizesi yazmadı. Onu yerine dönmediği dininin peygamberini öven naatler kaleme aldı, aşkını biraz o yolda anlattı. Şüphesiz pek çok geceler silistre’yi, Tuna’nın söğüt altındaki güzelliği hatılayıp durdu. Arada sırada “acaba ağların hangi koyda atıyor, kayığını hangi kumsala çekiyorsun ey aşk!.. acaba hangi zeytin ağacının altında yatıyorsun masum ve çırılçıplak sevgili!” diye kendince sorular sorup cevaplar aramaya çalıştı. Ama hiç bir gün , o kırkıncı gazelin muskasını açmaya yeltenmedi. Yalnızca , buluşma gecesindeki tek şahitleri olan kesisini her yere yanında götürdü ve onun tüylerini okşadıkça Tiryandafila’nın ellerinin sıcaklığını hissetti, o kadar.

******


Mahkumları taşıyan kalyon kasabanın gıcırdayıp duran ahşap iskelesinde aborda olduğunda yoksl ve sefil kasabalılar her seferinde olduğu gibi evlerine kaçışmış Despina anne ile bir kaç haylaz çocuk, ve bir de ve gidince karılarının dırdırını çekmek zorunda kalacak bir kaç balıkçı tayfası, içinden çıkacakları merak etmiş ve beklemişlerdi. Gemiden önce zorunlu ikamete memur sürgünler –ki bu seçkin ve devletlu suçluların sayısı birkaçı geçmezdi- , sonra da muhafızlar eşliğinde , suçlarının şiddetine göre sıralanmış mahkumların çıkması adettendi. Ne var ki gözler ilk grup sürgünleri bulamadılar. Geminin tek sürgün memuru sayılan ve gemi mürettebatı tarafından ileri yaşında sürgüne gönderilmekle bir ayağı çukurda farz edilen Ebubekir Efendi, hala tutunduğu puntellerin yanında geçmişe dair hatıraları düşünmekten kendini alamadığı için ayrılamamış, bütün sefer boyunca gürültülerii ve naralarını dinleyip durduğu mahkumları seyretmek için orada beklemeyi yeğlemişti. Bir çeyrek kadar sonra despina anne , yanından sıra sıra geçmekte olan azgın ve gürültücü mahkumlarıdan önce elleri birbirine bağlı olanları inceledi. İçlerinden İsevi olduğuna kanaat getirdiği birkaçını ertesi gün ziyaret etmeyi aklından geçiriyordu. Ardından ayaklarından birbirine zincirlenmiş mahkumlar ile ayaklarına bağlı zincirlerin ucundaki topuzlaro ik elleriyle yüklenip götüren azılı haydutları seyretti. “Hangi şartlar altında bir tüy kadar hafif yaratışlı bu insanları bunca ürkütücü cani ve vahşiler haline getirebilir.” diye düşünüyordu. Şefkat duyguları , iki gündür tek lokma yemeden geçen zamanın açlığını unutturmuştu. Mahkumlar biraz alaycı ve hatta küfürler ederek yanından geçerken, onların ıslah olmaları için dualar edip istavroclar çıkarttı.

Bulutların arkasında olduğunu hissettiği ama yüzünü göstermeyen güneşin aydınlığı iyiden iyiye kaybolup kasabayı karanlık bürümeye ve iki camiden aynı anda ezanlar okunmaya başladığı sırada iskelede Despina Anne’den gayrı kimsecikler kalmamıştı. Kaptan veya mürettebatın bir ihtiyacı ihtimali olabilir ihtimalini değerlendirmek için geminin hareketten kesilmesini beklemek gelmişti içinden. Geminin sisler ve akşam alacası içinde kalan silüetinden son bir yolcunun çıkıp yorgun bacaklarının titrek adımlarıyla iskeleye doğru yürüdüğünü fark ettiğinde kalbinin titrediğini hissetti. Yanından geçerken gemi hakkında bilgi ama umuduyla ve heyacanının sebebini keşfetmek için bu son yolcunun gelişini bekledi. Sanki uzak bir tarij koridorundan bir aziz, İsa’nın çarmıhına dair hatıralar getirir gibiydi. Zaman geçmek bilmiyordu sanki. Yaklaştıkça onu biraz daha seçmeye , endamını kestirmeye başlamıştı. Onda kendisine tanıdık gelen bir yan vardı sanki. Gemi, o güne dek yalnızca hayallerinde gördüğü İstanbul’dan değil de diğer adalardan birinden geliyor olsaydı bu adamı akrabalarından biri sanabilri , belki kestirebilirdi.

Ebubekir Efendi, Despina Anne’nin yüzünü görür görmez sesi titremeye ve gözü kararmaya başlamıştı. Bu koyu menekşe gözler, çeyrek yüzyıl boyunca her yerde aradığı gözlerdi çünkü.Yere yığılırken dudaklarından akşamın serinlğine doğru alev gibi bir isim dalgalandı.

Tiryandafila!...

“Aman Allah’ım! Bu ses!... Ebubekir Efendimin sesi!...”

*******


Despina anne onun buzlar üzerine yığılan bedenini kaldırmak için sarıldıysa da bun başaramadı. Başını buzlardan kaldırıp elleri arasına aldığında buz kesen parmaklarını ızıtmak için gözlerinden akan yaşka başka birşey bulamadı. Gözlerinden süzülen yaşlar Ebubekir Efendinin yanaklarında buz kesiyor, ama onu kendine getirmeye yetmiyordu. Despina anne hıçkırmaya , kesik kesik çığlıklar atarak yardım istemeye başladığında imdadına camiden çıkan birkaç kişi yetişt. Ebubekir efendiyi caminin misafir odasına getirip ocağında birkaç odun tutuşturdular. Gece yarısına kadar ne yaptılarda Ebubekir efendiyi kendisine gelmedi. Despina anne hiç kimseye söylemediği sırrı ile onun başında bekliyor, rahibe olmanın gereğini yerine getirdğini söylerek evine gitmesi gerektiğine dair teklifleri kabul etmiyordu. Hatta gece yarısından az sonra yanındakileri , kendisinin gündüz uyuduğu , dolayısıyla hastanın başında sabaha kadar bekleyebilceği gerekçesiyle evlerine gönderdi. Talnız kaldıklarında ise Ebubekir efendinin başını dizlerine aldı. Ve ilk defa elini yüzüne götürüp artık tamamen beyazkalşmış olan sakallerını akşayarak dualar etmeye başladı. Dilinn ucunda neşideler dökülürken içinden de “ Adımı bir kerecik olsun sana söyleyemediğim için acaba bana kızgın mısın Ebubekir efendi? Sen beni Tiryandafila olarak sevdin diye ben Despina olmaktan çok Tiryandafila olarak yaşadım.”

Sabahın ilk ışıklarıyla kasabada yeni bir hayat başlıyordu. Bulutlar dağılmış, güneşin sıcaklığı hissedilir olmuş, buzlar erimeye yüz tutmuştu. Bu gün bereketli bir gün idi. Halk köşe başlarında birikip edilen duaların kabul olduğu ve Tanrı’nın gazabının kasabadan çekildiği üzerine konuşmalar , sohbetler yapıyorlar, yaşma sevincini paylaşıyorlardı. Sevinçler güneş ışığı olup denize yansımaya yüz tuttuğunda, Ebubekir efendi de yavaş yavaş kendine gelmeye başlıdı. Başı bir kadının sevkatli bağrıyla örtülmüş, hiçbir şey görmeden öylece yattığını hissetti. Dimağında ezelden tanıdık kokular, zihninde ayrılıkları kovulmuş vuslatlar, aklında özleyişlerden kaçmış mutluluklar vardı. Tiryandafila’nın nefesindeki kesik kesik tıslamaları , kalbinden gelen aksak ritimleri hissedince telaşlandı. Bekledi, “uyuyor olmalı” diye düşündü. Biraz beklemeyi sıcaklığını duymayı istedi. Ama hayır, bu normal bir vücudun sıcaklığını duymayı istedi. Ama hayır, bu normal bir vücudun sıcaklığına benzemiyordu ve bütün bedeni içten içe sarsılır gibi titriyordu. Birden kollarını kaldırıp sevgilisini kucakladı. Meğer gece rüzgardan ocak sönmüş, despina anne yakacak odun bulamayınca çevresinde bulduğu herşeyi ocağa atmış, sonunda çaresiz Ebubekir Efendi’nin üzerine kapaklanarak onun donmaması için bedeninin bütün kuşatıcılığıyla onu sarıp sarmalamıştı. On sekiz yaşında bir genç kız iken yapamadığını , şimdi kırkını aşmış bir rahibe olarak yapmaktan hem gurur, hem de haz duymulştu üstelik. Sevdiği ve aşkını berrak haliyle saklayabilmek uğruna rahibe olmayı yeğlediği , sadakatini hiçbir gün eksiltmediği Ebubekir efendi , zayıf düşmüş bedeniyle şşimdi dizlerinde ölürse diye korkusundan bütün enerjisini, bütün sıcaklığını ona vermiş , sırtına vuran gecenin ayazına aladırmadan, parmaklarının hissetmeyecek kadar üşüdüğünü bilmeden ve nemli gölerini hiç kapamadan sabahın ışıklarına ulaşmıştı.

Ebubekir efendi elleriyle onun bedenini doğrultup gözlerini açtığında ilk gördüğü şey , kucağında yattığı kadının yana doğru düşmeye başlayan boynunun güöüş zarfta asılı duran tek inci oldu. Bu, onun pazısında sakladığı incilerin sonuncusuydu ve demekki bunca zamandır sevgilinin bağrında yer edinmişti. Kalbinin o anda durmasından korkup kollarından birini Despina’nın boynuna uzattı, diğeriyle omuzuna yakın bir yerdeki pazıpendini tutarak,

Tiryandafila, dedi, son inci tanesinin son mektubunu bana hiç göndermedin!

O zaman seni kaybederdim, diye cevapladı zorlukla nefes alırken.

Son mektubunu alsaydım bile sana son şiiri asla yollamıcaktım.

Bili-yorum sevgilim, bi-li-yo-rum!...

Despina Ebubekir efendinin başını tutan elini binbir güçlükle kaldırıp boynundaki inciyi çıkararak sevdiği adamın avucuna usulca bıraktığında ebubekir efendi irkilerek doğrulmaya çalıştı. Çünkü Tiryandafila’nın başı öne doru düşüyor, yıllar önce gördüğü kumral saçları siyah başörtüsünün altından dalga dalga yüzüne dökülüyordu.Kendisini kaybettiğini o anda farketti ve derhal toparlanıp onu kucakladı. Bedenindeki hareketin sınırlı olduğunu görünce de durmadan adını sayıklayarak sarsmaya başladı. Bu sefer sevdiği kadın onun kucağında hareketsiz duruyordu. Onu kendine getirir umuduyla Ebubekir Efendi pazıpendini açıp incileri avucuna doldurmaya başladı. Onun yumuşak ellerini avucunun içine alıp sıkmaya, incileri içinde ritmik hareketlerle ileri geri yuvarlamaya başladı. Despina gözünü açmak için büyük gayret sarfediyor ama kısa aralıklarla uykuya dalıyordu. Ebubekir efendi avazı çıktığı kadar bağırıyor, birilerinin yardıma koşmasını istiyor, ama sesi kasabanın sevinç çığlıkları arasında kaybolup gidiyordu. Çaresiz kaldığında da ona pazıpendinin içindeki son aşk şiirini çıkarıp okumak geldi aklına. Beyitleri birer birer okurken gözlerinden dökülen yaşlar, despinanın yanaklarını okaşayan ellerini de ıslatıyordu. Sevgilisinin yüzündeki son gülümseme, şiirin son beytinde aydınlandı ve ölmek üzere olan cennetlik insanların yüzüne yansıyan mutluluklar gibi odayı doldurdu.

*******

Sonra:

Ebubekir efendi Limni de kaldığı iki yıl boyunca hergün şafak sökerjen Tiryandafila(despina)’nın mezarı başında dua etti ve İstanbul’a döneceği zaman kırk inciyle birlikte kırk tek saçı da mezarının başına gömdü.

Despina Anne’nin mezarı Limni’de uzun müddet Azize beatrice gibi hürmetle ziyaret edildi. Genç aşıklar onun taşı üzerine mumlar adaklar adadılar.

Ebubekir efendi limniden geldikten altı ay sonra İstanbul’da öldü ve Eyüp sultan kabristanlığına gömüldü. Daha sonra şiiirleri ile Hırrename başta olmak üzere mektupları birer kitapta toplandı. Çeşitli kütüphanelerde konuldu.

Despinanın babası gibi papaza olan kardeşi tiryandafil, ablasının ölümünden tam otuz yıl sonra mora’daki büyük isyanda, sırf onun hatırasına saygı olsın diye bir Türk delikanlısını üç gece evinde saklıyarak canını kurtardı ve birbirni çok seven ablası ile Ebubekir Efendi’nin aşklarını kutsamış oldu.

Ebubekir Kani efendi şair ve yazar olarak unutuldu, ama “ kırk yıllık kani olur mu ani” sözü Türkçe deyimler arasında yüzyıllarca kullanılmaya devam etti.

Ebubekir efendinin voyvoda alexander ile birlikte silistre de resmedildiği bir portresi bükreş sinaia Müzesine konuldu.

Mora isyanı’ndan sonra Türk ve yunan uluslar arasında düşmanlık tohumu ekenler, yazık ki hiç eksi k olmadı.

Despina ve ebubekir efendinin aşkı belki birilerine tarihin birlikteliklerini hatırlatır diye bu öyküyü yazdık.

İskender Pala