28 Aralık 2010 Salı

Hz. Sa'd Bin Muaz

Hendek savaşı sırasında isabet eden bir ok, Sa'd İbn Muaz'ın kolunu delmişti. Şiddetle kan kaybederken o, "Ey Allah'ım! Eğer senin peygamberin bundan sonra Kureyşlilerle yine savaşacaksa beni o zamana kadar yaşat! Yok eğer onlarla bir daha savaş olmayacaksa artık ruhumu al!" diye dua etmişti. Hz. Sa'd, yaralanışından bir müddet sonra vefat edince, melekler onun cenazesine yetişmek için koşuşurlarken Arş titremişti. Resûl-i Ekrem tarafından cenaze namazına yetmiş bin meleğin iştirak ettiği haber verilen Hz. Sa'd'ın destanlara konu olacak hayatına kısaca bakalım:


İslâm'a Girişi

Medine'nin en nüfuzlu ailelerinden Benû Abdü'l-Eşhel'in lideri Sa'd b. Muaz (r.a.) cesaretli ve kültürlü oluşuyla tanınmaktaydı. Annesi Kebşe binti Râfi', hanım sahabîlerdendir. Hz. Sa'd, şöhretin ve dünyaya ait lüksün kendisine gülmekte olduğu, hayatının en dinamik devresinde, 33 yaşında iken İslâm'a girmişti… O'nun İslâm'a giriş macerası İbn Hişam tarafından şöyle anlatılmaktadır (Sire, 1:266-267).

Medine'de İslâm hakikatlerinin insanlara yeni yeni ulaştırıldığı günlerden biriydi. Es'ad b. Zürare, Benî Zafer mahallesindeki evinde, topladığı insanlara İslâm'ı tebliğ için Medine'ye hicret etmiş bulunan Hz. Mus'ab'ı götürmüştü. Onların etrafına toplananlar, Hz. Mus'ab'ın okuduğu Kur'ân'ı dinliyorlardı. Tam bu sırada, yanlarından geçen Sa'd b. Muaz, gördüğü manzaraya çok kızmıştı. Zira, kendisine haber verilmeden bir şeyler yapılmasına izin veremezdi. Ayrıca onların, babalarından gördükleri bir dinleri vardı.

Sa'd İbn Muaz oradaki masum topluluğu dağıtmak için Hz. Mus'ab'a bir kötülük yapmaya karar vermişti. Ancak o, halasının oğlu olan Es'ad İbn Zürare'nin (r.a.) misafirine de uygunsuz davranışta bulunmayı şahsiyetine yakıştıramıyordu. Bu işe bir çözüm bulmaya çalışan Sa'd b. Muaz, Medine'nin önde gelenlerinden yiğit arkadaşı Üseyd İbn Hudayr'a (r.a.) giderek düşündüklerini ona yaptırmaya karar verdi. Bu defa, Hz. Üseyd arkadaşı tarafından verilen vazifeyi yapmak için büyük bir hiddetle Hz. Mus'ab'ın yanına vardı. Ancak, onun yumuşak davranmasıyla sakinleşen Üseyd b. Hudayr, bir süre dinlediği Kur'ân ile kalbinde büyük değişiklikler meydana geldi ve hemen oracıkta Müslüman oldu.

Hz. Sa'd o yiğit arkadaşının yapacaklarını merakla beklerken, uzaktan, onun yanına doğru yaklaştığını görür. Ancak, az önce yanından giden bu adamın yüzündeki hiddet ifadelerinden eser yoktur. Aksine, yüzünde bir mülayimlik vardır. Bunu görünce Sa'd yanındakilere:

"Yemin ederim ki, Üseyd yanımızdan gidişinden çok farklı bir yüzle geliyor." der.

Hz. Üseyd, az önce duyup doyduğu Kur'ân hakikatlerini, arkadaşına ulaştırmak için sabırsızlanıyordu. Müslüman olur olmaz hocasına, "Benim bir arkadaşım var. O, Sa'd İbn Muaz'dır; iman ederse, kavminden hiç kimse onun yolundan girmekten geri kalmaz. Ben onu hemen size gönderirim." demişti.

Hz. Sa'd, yanına gelen dostuna hemen sorar: "Neler oldu bana anlat!" deyince, Hz. Üseyd: "O iki şahısla konuştum. Allah'a yemin ederim ki, onların okuduklarında ve anlattıklarında zararlı bir şey görmedim. Ama yine de onların yaptıklarına engel olmaya çalıştım. 'Bir daha buralara gelmeyin.' dedim. Onlar da, benim söylediklerime uyacaklarını söylediler. Ama onlar, Benû Harise'den, halanın oğlu olan Es'ad İbn Zürare'yi öldüreceklerini de haber verdiler." dedi.

Tabîi ki bu, Hz. Sa'd'ı kışkırtıp, Hz. Mus'ab'ın meclisine gitmesini sağlamaya yönelikti. Nitekim beklenen olur ve Hz. Sa'd, halasının oğlunun öldürüleceğini duyar duymaz, gerçeği öğrenmek üzere toplantının yapıldığı yere doğru gider. O'nun gelmekte olduğu gören Hz. Es'ad, Hz. Mus'ab'a: "Bu gelen şahıs kavminin ileri gelen büyüğüdür. O, senin anlattıklarına bağlanırsa çevresindekilerden iki kişi dahi sana karşı çıkmaz." dedi.

Hz. Sa'd, halasının oğlunu koruma düşüncesiyle oraya geldiği hâlde, Hz. Mus'ab'ı görür görmez onu rencide edici sözler söyledikten sonra sözlerine şöyle devam eder:

"Sen buralara, içimizdeki zayıf insanların inançlarını bozmak için mi geldin? Hoşumuza gitmeyen şeyleri mi aramıza sokacaksın? Bundan sonra buralarda bir şeyler yaptığını bir daha görmemeyim!"

Hz. Sa'd konuşması bitirince Hz. Mus'ab tatlı bir sesle:

"Biraz oturmaz mısınız? Anlatacaklarımı biraz dinleseniz… Eğer hoşunuza gitmezse beni dinlemeyebilirsiniz." dedi.

Yapılan bu teklifi uygun bulan Hz. Sa'd, elindeki mızrağını yere saplayıp dinlemeye başladı. Yüce Allah'ın ruhlara hayat veren kelâmı olan Kur'ân okunurken Hz. Sa'd b. Muaz'ın iç dünyasında büyük değişmeler meydana geliyordu. Onun bu hâli, yüzüne de yansımaktaydı. Nitekim, Hz. Es'ad, Sa'd b. Muaz'ın yüzünde meydana gelen değişmeyi, daha sonraki günlerde, "Okunan Kur'ân biter bitmez onun yüzünde İslâm'ın nurunun parladığını ve içindeki güzel duyguların dışa yansıdığını görmüştük…" sözleriyle anlatacaktır.

Hz. Sa'd, Hz. Mus'ab'ın okuduğu Kur'ân'ı dinledikten sonra: "Allah'a yemin ederim ki, şimdiye kadar hiç duymadığım bir şeyi dinledim." diyerek, İslâm'a girmişti.

Yakın bir tarihe kadar kabile savaşlarının kahramanı olan Hz. Sa'd yeni bir dünyanın insanı olmuştu. Sadece Allah'a kul olmak ve Sevgili Habibi'ne (s.a.s.) gönül vermek, Kur'ân gibi bir mürşide sahip olmak… Her şey kısa bir zaman içinde gelişiyordu. O, az önce duyup doyduğu hakikatleri kabilesine de duyurmalıydı. Vakit kaybetmeden doğrudan kabilesinin yanına gidip onların hepsini topladıktan sonra:

- Ey Benû Eşhel! Siz beni nasıl tanıyorsunuz? deyince, onlar;

- Sen bizim efendimizsin. En üstün görüşlümüz, en temiz yaratılışlı olanımızsınız, dediler.

Bu sözler üzerine Hz. Sa'd (r.a.):

- Bilin ki, ben Müslüman oldum. Allah'a ve O'nun Resûlü'ne iman edinceye kadar sizin erkekleriniz ve kadınlarınızla konuşmak bana haram olsun, dedi (İbnü'l-Esir, 2:373).

Hz. Sa'd İbn Muaz çevresi tarafından sevilen bir insandı. Hiçbir zaman onun sözünden çıkmazlardı. O şimdi en büyük hakikatin tercümanlığını yapmıştı. Onlara fazla bir şeyler söylemedi. Anlatacakları zaten yüzünden okunmaktaydı. Bir müddet önce kin ve öfke ile yanlarından ayrılan bu insan, artık çok farklı biri olarak yanlarındaydı.

Hz. Sa'd'ın İslâm'a girdiği gün, Medine'de meydana gelen büyük hâdiseleri anlatan Hz. Mus'ab:

"Allah'a yemin ederim ki, o gün akşam olmadan önce Abdu'l-Eşhel Oğulları mahallesindeki erkek ve kadınların tamamı İslâm'a girdi. O gün, Abdu'l-Eşhel Oğulları mahallesi, halkı tamamen Müslümanlardan meydana gelen ilk mahalle olma şerefine nail oldu." diyecekti.

Yeni Bir Hayat

Hz. Sa'd artık yeni bir dâvanın insanı olmuştu. Daha önceki mücadeleleri, Allah'ın rızasını kazanma dışında, başka gayeler etrafında dönüyordu. Artık bundan sonra, Allah'ın adını yüceltme gibi büyük bir dâva uğrunda gayret sarf edecekti. Allah Resûlü'nün (s.a.s.) ifadeleri ile, "İnsanlar, aynen altın ve gümüş madenlerine benzerler. Cahiliyede hayırlı olanlar, İslâm'a girip onda derinleşip, (onu hazmettiklerinde) yine en hayırlıdırlar." (Buhari,"Menakıb", 1) hakikati Hz. Sa'd, Hz. Üseyd, Hz. Es'ad ve daha nicelerinde tecelli etmekteydi.

Hz. Sa'd, İslâm'a girer girmez, kendilerine Kur'ân okuyan ve Allah Resûlü'nden (s.a.s.) duyduklarını anlatan Hz. Mus'ab'ı dinlemek için onun misafir kaldığı Hz. Es'ad'ın evine gidip gelmeye başladı. Bu arada Hz. Es'ad'dan izin alarak Hz. Mus'ab'ı evinde barındırmaya başladı (İbn Sa'd, 3:420) . Artık, Hz. Sa'd'ın evi Kur'ân hakikatlerinin neşredildiği bir mekteb hüviyetine girmişti. Orada dinlediği Kur'ân ile Peygamberimiz'in (s.a.s.) sözleri, Hz. Sa'd'ın günden güne ufkunu genişletiyordu. Bu arada Nebiler Sultanı'na (s.a.s.) karşı içinde bir iştiyak da duymaya başlamıştı.

Hasrete daha fazla dayanamayan Hz. Sa'd, bi'setin 12. senesi hac mevsiminde yetmiş kadar Müslüman kardeşiyle Mekke'ye giderek Efendimiz'i (s.a.s.) ziyaret etme bahtiyarlığına ulaştı. II. Akabe Biatı adı verilen bu tarihî günde Allah Resûlü'nü (s.a.s.) ve Mekke'deki ashabını himaye edeceklerine, gerekirse bu uğurda canlarını dahi feda edeceklerine söz veriyorlardı.

Medine'de Kur'ân dâvasına sahip çıkacak Hz. Sa'd b. Muaz ve arkadaşları gibi fedakârları bulan Allah Resûlü (s.a.s.), onların bu samimi daveti üzerine, ashabına Mekke'den Medine'ye hicret emri vermişti. Hicretten sonra Hz. Sa'd, Allah Resûlü'nün (s.a.s.) yanından ayrılmamaya başladı. İslâm'a sahip çıkma yolunda bütün mallarını geride bırakarak Medine'ye gelen sahabîlerin himayeye muhtaç oldukları bir anda Ensar, onlara maddî mânevî destek veriyordu. Efendimiz (s.a.s.), Ensar-Muhacir arasında teker teker kardeşlik ilân ederken Hz. Sa'd ibn Muaz'ı da, Hz. Sa'd ibn Ebi Vakkas ile kardeş yapmıştı. Hz. Sa'd, sahip olduğu bütün malını muhacir kardeşiyle paylaşmıştı (Zehebî, 1:292) .

Bedir Savaşı Öncesindeki Tarihî Sözleri

Hicret'ten sonra İslâmiyet'in hızla yayılmasını hazmedemeyen müşrikler, Allah Resülü (s.a.s.) ve ashabına öldürücü bir darbe vurma hazırlığına giriştiler. Bunun için, Medine'ye hicret eden ashabın Mekke'de bıraktıkları mallar toplandı, bunlar sermaye yapılarak büyük bir kervan teşkil edildi. Kervanın başına da Ebu Süfyan getirilerek Şam'a gönderildi. Kervandan elde edilecek kâr ile Müslümanlara karşı savaş açılacaktı.

Şam'a giden kervanın dönmekte olduğu haberini alan Peygamber Efendimiz (s.a.s.), kervanın önünü kesmenin gerekliliğine karar vermişti. Bu kervanın sermayesi, yukarıda da temas edildiği gibi, Mekke'den göçe zorlanan Muhacirlerin orada kalan ve müşrikler tarafından gasp edilen mallarıydı. Kervanı takip etmekle, aynı zamanda Kureyş'in Müslümanlara karşı savaşta kullanılacağı maddî güç de kırılmış olacaktı.

Kervanına yönelik bu faaliyetleri bir şekilde öğrenen Ebu Süfyan, hemen Mekke'ye bir çıplak uyarıcı gönderir. Gönderilen adam, çok seri bir şekilde Mukke'ye ulaşır ve onlara, kervanlarının tehlikede olduğu haberini verir. Bu haberi alan Ebu Cehil, beklediği fırsatın geldiğini görmenin sevinciyle, bir ordu tedarikine girişir. Kısa bir zamanda her şeyiyle hazır bin kişilik bir ordu yola çıkmıştır bile.

Kervanı takip etmek üzere, ashabıyla çölde ilerleyen Allah Resûlü (s.a.s.), bir anda, Mekke'den büyük bir ordunun üzerlerine doğru gelmekte olduğunu haber alır. Resûl-ü Ekrem, hazırlıklarının savaşa uygun olmadığından ve yanlarında ağır silâhlar bulunmadığından, düşmanla savaşa girişmek veya kervanı takip etmek arasında seçim yapmak konusunda ashabının görüşüne müracaat ettiler. Bunlar arasında muhacirler adına Hz. Mikdad b. Amr, "Ey Allah'ın Resûlü! Biz sana Mûsa'nın kavminin Mûsa'ya 'Sen ve Rabb'in gidin, savaşın! Biz burada oturuyoruz' dedikleri gibi demeyiz." diye kükredi.

Muhacirlerin görüşünü öğrenen Allah Resûlü (s.a.s.) Ensar'ın da görüşüne müracaat ettiklerinde, Sa'd b. Muaz (r.a.) onlar adına şu konuşmayı yaptı:

- Ey Allah'ın Resülü! Biz sana iman ettik, Senin getirdiğin Kur'ân'ı ve İslâm hakikatlerini tasdik ettik. Sana mutlak bir şekilde itaat etmek üzere biat ettik. İstediğin yere gidiniz. Bizden hiç kimse Sizden ayrılmayacaktır. Sana Kur'ân'ı indiren Allah'a yemin ederim ki, (Yemen'deki bir dağ olan) Berku'l-Gımad'a kadar atını sür, Yâ Resülallah! Bizden tek kişi dahi geride kalmayacaktır. Biz Hz. Mûsa'nın (a.s.) kavminin "Sen ve Rabb'in gidin ve (onlarla) savaşın. Biz burada oturacağız." (Mâide, 5/24) dediği gibi diyenlerden olmayacağız. Aksine biz, "Sen ve Rabb'in gidiniz; biz de sizinle birlikte savaşacağız." deriz. Canımız işte burada, istediğin canı al Yâ Resûlallah! Malımız işte burada, istediğin kadarını al ve istediğin yere ver, Yâ Resûlellah!" (İ. Hişam, 2:266-267)

Peygamberimiz (s.a.s.), Hz. Sa'd'ın bu konuşmasından son derece memnun olmuştu. O (s.a.s.), Allah adına gittiği bir yolda yalnız değildi. Bedir'e ulaşarak düşmanı beklemeye başlayan Allah Resûlü (s.a.s.) orduyu, sağ, sol ve orta olmak üzere üç birliğe ayırmıştı. O güne kadar Arapların bilmedikleri bu düzenli ordunun ortasına Ensar ve Muhacirlerin ileri gelenlerini yerleştirmişti. Bunlardan Muhacirlerin başına o güne kadar rüşdünü ispatlayan Hz. Ali, ensarın başına da Hz. Sa'd b. Muaz getirilmişti.

Bedir Savaşı Müslümanları sevindirecek müşrikleri de kahrından öldürecek şekilde sona ermişti. Ellerindeki imkânların azlığına rağmen, Ashab-ı Kiram imanları sayesinde, cansiperane gayretle İslam tarihi adına kıyamete kadar okunacak bir destan yazmışlardı.

Uhud Savaşında Hz. Sa'd

Bedir yenilgisini hazmedemeyen müşrikler, bir sene sonra büyük bir ordu ile Medine'ye gelmişlerdi. Allah Resûlü (s.a.s.) ashabı ile birlikte onları Uhud Dağı eteklerinde karşılamıştı. Savaş başladıktan kısa bir süre sonra Resul-ü Ekrem'in taktikleri sayesinde Müslümanların galebesi gerçekleşmek üzere idi. Askerlerin, kaçan müşrikleri takip için yerlerini terk ettikleri bir anda, arkadan sarılan Müslüman ordusu iki ateş arasında kalmıştı. En şiddetli hücum Efendimiz'in (s.a.s.) bulunduğu yere yapılıyordu. Bedir'de yakınlarını kaybeden müşriklerin bütün hiddet ve şiddetle saldırıya seçtikleri bir anda Allah Resûlü'nün (s.a.s.) çevresinde az sayıda sahabî kıyasıya mücadele ediyordu. Bunlardan birisi de, Sa'd b. Muaz hazretleri idi…

Hendek Savaşında

Bedir ve Uhud savaşlarında Müslümanlara mağlûp olan müşrikler, Arap Yarımadası'ndan toplayabildikleri birleşik bir orduyla, Medine'ye saldırmak üzere harekete geçmişlerdi. Onların 10 bin kişilik kalabalık bir ordu teşkil etmelerinde Medine'deki Benû Nadir ve Hayber yahudilerinin de rolü olmuştu. Allah Resûlü'nün (s.a.s.), Medine'nin düşmana açık kuzey ve batı kesimlerinde kazdırmış olduğu hendek, düşmanın saldırısından şehri korumak için başarılı bir tedbir olmuştu.

Hendek Savaşı'nın devam ettiği günlerdi. Efendimiz (s.a.s.) ve ashabı müşriklerin hendeği aşmalarına fırsat vermiyorlardı. Hz. Sa'd ibn Muaz da, düşmanın saldırısına attığı oklarla cevap verirken hendeğin etrafını da kontrol altında tutuyordu. Üzerine bir zırh giymişti. Ancak o, uzun boylu ve geniş omuzlu olduğundan, omuzlarından itibaren kolları açıkta kalıyordu. Bir aralık karşı taraftan gelen talihsiz bir ok koluna isabet etmiş, kolun ana damarını koparmıştı. Hz. Sa'd, süratle kan kaybediyordu. Kan kaybından ölebilirdi. Bir anda, Allah ve Resûlü'nün yolunda yapacağı işleri hatırına getirmiş ve Allah'a şöyle yalvarmaya başlamıştı: "Ey Allah'ım! Eğer Kureyş, bundan sonra yine Senin Peygamberin ile savaşacaksa, beni yaşat! Benim için, Senin Resûlüne eziyet edip O'nu yurdundan çıkaran topluluk ile savaşmaktan daha sevimli bir şey yoktur. Eğer onlarla aramızda harp sona ermişse, beni şehitlik makamına ulaştır!" diye dua ettikten sonra, aşağıda göreceğimiz üzere, savaşın en kızgın anında, üstelik yapılmış ve tazelenmiş bir anlaşmayı bozdukları için Benû Kureyza'ya verilecek dersi hatırlamış, "Allahım! Benû Kureyza'dan intikamımı alıncaya kadar bana hayat ver." (İ. Hişam, 3:237-238) sözleriyle duasını bitirmişti. Onun bu duası, hayatını Allah Resûlü'nün (s.a.s.) hayatına karşılık rehin verişinin ifadesiydi. Nitekim, bir süre önce, Hendek Savaşı bittiğinde Peygamberimiz (s.a.s.), "Artık bundan böyle, biz onların üzerine gideceğiz; onlar gelemeyecekler." buyurmuşlardı (Buhari, "Megazi", 29) .

Allah'ın sonsuz kudreti bir anda tecelli etti ve onun Kur'ân dâvası yolunda yapacağı hizmetleri şefaatçi yaparak yapmış olduğu halis duası neticesinde kanama durmuş ve yara da yavaş yavaş kapanmaya başlamıştı.

Hz. Sa'd ibn Muaz'ın Hendek Savaşı sırasında Allah Resûlü'nün (s.a.s.) yanında yaptığı büyük işlerden biri de, düşman ordusunun bir bölümünü teşkil eden Gatafan askerlerinin savaştan çekilip gitmesine etki edecek davranışı olmuştur.

Habib-i Kibriya (s.a.s.), bir aydan beri devam eden savaşı sona erdirmeye karar vermişti. Büyük "Fetanet" (s.a.s.), çeşitli toplumlardan meydana gelen düşmanın birliğini bozacak bir çareye başvurmuştu. Hazırlanan plana göre, Gatafan komutanı Uyeyne ibn Hısn ile Hâris ibn Avf el-Mürrî'ye bir haberci göndererek askerlerini savaş meydanından çekilmeleri halinde, Medine'nin hurmalarının üçte birini kendilerine vereceklerini bildirdiler. Ancak onlar, daha fazla hurma istemeye kalkışmışlardı. Kararlarını bildirmek ve hurma için pazarlık yapmak üzere Allah Resûlü'nün (s.a.s.) huzuruna geldiler. Efendimiz (s.a.s.) huzurunda Uyeyne'nin kaba davranması üzerine Üseyd ibn Hudayr ile Sa'd ibn Muaz (r.anhüma.), onlara gereken ahlâk dersini verdiler. Bu arada, Gatafan reislerinin hurma pazarlıklarına tepki gösteren Hz. Sa'd, "Yâ Resûlallah! Bizler Allah'a şirk koşup, ona ibadet etmediğimiz günlerde dahi onlar, bizden tek hurma daha almaya cesaret edemezlerdi. Biz, İslâm ve Sana bağlanmakla yücelmiş iken, mallarımızı bunlara nasıl veririz. Allah'a yemin ederim ki, Siz, bizim canlarımızı düşünmeyiniz. Onlara kılıç hakkından başka bir şey vermeyiz. Sonuçta hükmü Allah verecektir." dedi.

Hz. Üseyd de Hz. Sa'd'ın (r.anhüma), bu sözlerine benzer bir konuşma yapmıştı. Düşman reisleri, yapılan bu konuşmalardan gerekli dersi almıştı. Efendimiz (s.a.s.) de, kendisine sadakatle bağlanan bu ashabı lûtfettiğinden dolayı Rabbine şükrediyordu. Bu konuşmalar üzerine Efendimiz (s.a.s.), Gatafanlılara hiçbir şey vermeyeceğini açıkladı. Medine önünde daha fazla beklemenin kendilerine hiçbir fayda getirmeyeceğini anlayan Uyeyne, savaş alanındaki kavminin yanına varınca, Efendimiz'in (s.a.s.) huzurunda gördüklerini ve yaşadıklarını, kendine verilen cevabı anlatarak geri dönmekten başka yapılacak hiç bir şeyin olmadığını söyledi. Gatafanlıların savaştan çekilmesi, Hendek Savaşının düşman adına başarısızlıkla sonuçlanmasında büyük tesir yaptı (Kandehlevî, 2:44) .

Benû Kureyza Seferi


Hendek Savaşı'nda hezimete uğrayan düşmanın dağılmasından sonra, Allah Resûlü (s.a.s.), evine çekilmiş, zırhını çıkarmaya niyet etmişti. Tam bu sırada Hz. Cebrail gelerek, "Savaşı sona mı erdirdiniz? Allah'a yemin ederim ki melekler henüz silâhlarını ellerinden bırakmış değiller. Derhal Benû Kureyza'ya doğru yola çık ve onlarla savaş!" dedi. Bunun üzerine Allah Resûlü (s.a.s.) hemen silâhını kuşanarak ashabı savaşa çağırdı. Kısa bir süre içerisinde toplanan Ensar ve Muhacirler, Benû Kureyza'ya doğru yola çıktılar.

Allah Resûlü (s.a.s.) Medine'yi teşrif buyurduklarında, ilân etmiş oldukları vatandaşlık antlaşması ile Medineli Müslümanları ve Medine'de yaşayan diğer kabileler olan Benî Nadir, Benî Kaynuka ve Benî Kureyza'yı aynı toplumun bir parçası ilân etmişti. Bu antlaşmaya göre, din ve inanç farkı gözetilmeksizin müşterek düşmana karşı birbirlerine yardım edeceklerdi. Ancak onlar; Allah Resûlü'yle yapılan bu vatandaşlık anlaşmasına aykırı olarak düşman ile işbirliği yapmışlar ve Müslümanlarla açıktan harbe girmişlerdi. Hendek Savaşı sırasında da Kureyş'le açıktan iş birliği yapmaları ve Müslümanlara ihanet etmeleri (Hamidullah, 1:586) , bardağı taşıran son damla olmuştu.

Allah Rasûlü, ordusuyla birlikte Benu Kureyza'yı kuşattı. Bundan önce, Benû Kuzayza'ya teslim olmaları çağrısında bulundular. Esasen onlar, cezalandırılmalarını gerektirecek bütün suçlara rağmen, teslim olup bağışlanmalarını dileselerdi, affolunabilirlerdi. Benu Nadir'e yapıldığı gibi onlar da sürgünle cezalandırılırdı. Zira Allah Resûlü, onlarla hep iyi geçinme taraftarıydı. Ne var ki, Müslümanlara karşı açık tavır aldılar ve Efendimiz'e karşı da direnmeye kalkıştılar (a.y.) Benû Kureyza halkı, 25 günlük bir direnmeden sonra düştükleri sıkıntılar sebebi ile teslim olmayı kabul ettiklerini belirttiler. Onlar antlaşma şartlarına ihanet edip Kureyş ile işbirliği yaparak Allah Resûlü (s.a.s.) ile savaştıkları için, cezalandırılmayı hak ettiklerinin farkındaydılar. Haklarında hüküm vermek üzere Allah Rasûlü'nü değil de, Cahiliyye devrinde yakın dostları olan Sa'd b. Muaz'ı (lehlerinde hükmetme haksızlığı yapabilir kuruntusuyla) hakem seçtiler ve onun vereceği hükme razı olacaklarını bildirdiler.

Benû Kureyzalıların kuşatmasının devam ettiği günlerde Hz. Sa'd'ın yarası tedavi edilmekteydi. Kâbe'den sonra yeryüzünün en mukaddes mekânı olan Mescid-i Nebevî adıyla bilinen ve Efendimiz'in ilk inşa ettiği Cami içinde Peygamberimiz (s.a.s.) bir çadır kurdurarak Hz. Sa'd'ı oraya yerleştirmişti. Sabah akşam onu ziyaret eden Efendimiz (s.a.s.), bu sadık dostuyla bizzat meşgûl oluyordu (İ. Esir, 2:274) .

Benû Kureyza'nın teslim şartları olarak hakemliğini kabul ettikleri Hz. Sa'd, hasta haliyle yatağından kalkarak bir merkep üzerinde onların yanlarına varmıştı. Bu sırada, Hz. Sa'd'ın yanına gelen bazıları, ona, "Sen daha önce Benû Kureyza'nın dostu idin. Daha önce size yardımcı olmuşlardı. Felâkete düşmüş olan bu eski dostların hakkında hükmünde dikkatli ol!" dediler. Hz. Sa'd, onların yüzüne bile bakmadı. Etrafındaki adamlarına dönüp, "Şu anda, Allah için hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmeyeceğim." dedi. Bu sırada Efendimiz (s.a.s.) de teşrif buyurmuş ve Hz. Sa'd'dan onlar hakkında gerekli kararı vermesini istemişti. Hz. Sa'd, Benû Kureyzalılara;

-Hakkınızda hüküm verebilmem için Kur'ân veya Tevrat'tan hangisini tercih ettiğinizi haber verin, dedi. Onların Tevrat'ı tercih etmeleri üzerine Hz. Sa'd, Tevrat'ın hükümlerine göre kararını açıkladı (İ. Abdülberr, 2:167) .

Hz. Sa'd'ın Vefatı

Hz. Sa'd, Benû Kureyza kalesine kadar gelerek orada gerekli hükmü verdikten bir müddet sonra yarası yeniden açılarak kan akmaya başlamıştı. Onun kanaması artınca, kendisini derhal Mescid-i Nebevî'de kurulan bir çadıra götürdüler (Kandehlevî, 1:367-369) .

Hz. Ebû Bekir ile onun ziyarete gelen Efendimiz (s.a.s.), Hz. Sa'd'ın başını mübarek kucaklarına koyarak, "Ey Allahım! Muhakkak ki, Sa'd; Senin yolunda savaşmış, Senin Resûlü'nü tasdik etmiş ve bu uğurda hayatını geçirmiştir. Onun ruhunu, yanında makbul insanların ruhunu kabzettiğin gibi alıver!" diye dua buyurdu. Efendimiz'in (s.a.s.) bu duasını işiten Hz. Sa'd, gözünü açarak, "es-Selâmü aleyke yâ Resûlallah! Ben, Senin Allah'ın Resûlü olduğuna şahitlik ediyorum." dedi. Peygamberimiz (s.a.s.), orada bulunanlara, "Sizin sayınız kadar melek, Sa'd ibn Muaz'ın vefatında hazır bulunmak için Yüce Allah'tan izin istedi." dedi (İ. Esir, 2:373) .

Bu ziyaret Efendimiz'in (s.a.s.) çok sevdiği sahabisi ile son görüşmesi oldu. O gece Efendimiz'e (s.a.s.) bir melek (Cebrail) geldi. "Bu gece senin ümmetinden ölen kişi kimdir? Onun ölümüyle bütün gök ehli müjdelendi." dedi. Efendimiz (s.a.s.), "Ben bilmiyorum. Ancak dün akşam Sa'd çok hasta idi." cevabını verdi. Melek: "Ey Allah'ın Resûlü! Sa'd vefat etti! Kavmi gelip mahallelerine götürdüler." açıklamasında bulundu. Allah Resûlü (s.a.s.), sabah namazından hemen sonra ashabıyla birlikte Hz. Sa'd'ın evine gittiler. Hızlı yürümesinden dolayı, ayakkabılarının ipleri koptu ve cübbesi mübarek sırtlarından düştü. Sahabiler, O'nun (s.a.s.) arkasından yetişmekte zorluk çekiyorlardı. Bu kadar süratli gidişin sebebini soran bir sahabîye Efendimiz (s.a.s.), "Melekler, Hanzala'yı yıkadıkları gibi, yine bizden önce davranıp Sa'd'ı da yıkamasınlar!" (Zehebî, 1:279) buyurarak, aziz sahabîsine karşı son görevini meleklerden önce yapabilme arzusunu dile getirdiler.

Efendimiz'in Hz. Sa'd'ın evine ulaştığında karşılaştığı hâdiseleri Seleme ibn Mesleme (r.a.) şöyle anlatıyor:

- Allah Resûlü (s.a.s.), bir kilime sarılı hâlde yatmakta olan Hz. Sa'd'a doğru ilerlerken birden yavaş yürümeye başladı. Biz de arkasından geliyorduk. Bize olduğumuz yerde kalmamızı söylediler. Odada bizden başka bir insan da yoktu. Resûlullah'a niçin böyle yaptığını sorunca, "Odanın içini melekler doldurduğundan oturacak yer bulamamıştım. Onlardan biri bana yer verdi. Ancak o zaman oturabildim." buyurdular.

Meleklerin İştirakiyle Kılınan Cenaze Namazı

Sa'd ibn Muaz Hazretleri, İslâm'a girip Allah Resûlü'nü (s.a.s.) tanıdıktan beş-altı sene sonra 37 yaşında (Zehebî, 1:290) olduğu hâlde fânî dünyadan ebediyet âlemine intikal ediyordu. Onun bu yolculuğu, normal bir insanınki gibi değildi. Allah ve Resûlü'nün (s.a.s.) davası uğrunda gösterilen fedakârlıklar ve bu uğurda seve seve canını veren bu şerefli sahabiyi melekler karşılamış, cenaze namazına iştirak etmişlerdi. O gün yaşanan tabloları bizzat Allah Resûlü (s.a.s.) görmüş ve ashabına anlatmıştır.

Melekler adına Hz. Cebrail'in gelerek Hz. Sa'd'ın vefatını Efendimiz'e (s.a.s.) haber verdiği gibi, yine bu kutsi varlıklar, bu yüce sahabiyi karşılamışlardır. Efendimiz (s.a.s.), "Sa'd İbn Mu'az'ın vefatından arş titredi." (İ. Esir, 2:375-376) buyurmuşlardır. Efendimiz, meleklerin de iştirakiyle Hz. Sa'd'ın namazını kıldırdıktan sonra cenazeyi taşırken mübarek parmaklarının ucuna basarak yürümeye başlamıştı. Onun bu durumunu merak ederek soranlara: "Bütün gök ehli, bu cenazeyi teşyi' için indi, yere basmaya utanıyorum." cevabını veriyordu (Buhari, "Menakıb", 12) .

Bu arada cenazenin taşınması sırasında herkesi şaşırtan bir hâdise daha yaşanıyordu. Sa'd ibn Muaz'ın (r.a.) ruhu gibi cismi de heybetli idi. Onun cenazesi, sahabilerin elleri üzerinde giderken kimse bir ağırlık hissetmiyordu. Daha sonra bu konu herkes tarafından konuşulup, çeşitli yorumlar yapılmaya başlanmıştı. Efendimiz (s.a.s.) bu konuşmaları duyunca, "Hayatımı elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, onu yetmiş bin melek taşıyordu." buyurmuştu (İ. Abdilberr, 2:167) .

Meleklerin iştirakiyle taşınan cenazenin defnine sıra gelmişti. Kabir kazılmıştı. Birisi kabir toprağından gelen bir misk kokusu almıştı. Gerçekten de toprak misk kokuyordu. Buna Efendimiz (s.a.s.) de şahit olmuştu. "Sübhanallah! Sübhanallah!" diyerek hayretlerini belirttiler. Esasen, kabir kazma esnasında her kazma vuruluşunda etrafa misk saçılmış, orada çalışanlar Cennet'ten gelen bu güzel kokuyu duymuşlardı.

İslâm'a girdikten sonra hep Allah Resûlü'nün yakınında olmuş, Hz. Mus'ab'ı evinde barındırarak hanesini bir irşat merkezi hâline getirmiş; Bedir'de tarihe mal olan, Allah Resûlü'ne bağlılıkta Müslümanlara yol gösteren mühim bir konuşma yapmış, Uhud'da vücudunu Efendimiz'e (s.a.s.) siper etmiş, Hendek'teki fedakârlığı sırasında almış olduğu yara ile kolu kanarken, "Allahım, Benû Kureyza'nın işi bitmeden benim canımı alma!" sözleri ile Efendimiz'e (s.a.s.) ve davasına bağlılığını bir defa daha ortaya koymuş bulunan Hz. Sa'd, Nebiler Nebisi'nin çok sevdiği ve değer verdiği bir sahabi idi. Habib- i Kibriya Efendimiz (s.a.s.), kendileri için meclislerde ayağa kalkanlara karşı, "Acemlerin büyüklerine kalktığı gibi ayağa kalmayın!" buyurduğu hâlde bir defasında Sa'd b. Muaz meclise gelirken "Efendiniz için ayağa kalkın!" buyurmuştu. Onun sayesinde Müslümanlara, büyüklere nasıl saygı gösterilmesi gerektiği öğretilmişti. Efendimiz'in bu emirleri üzerine orada bulunanlar, Sa'd ibn Muaz'a (r.a.) hürmeten ayağa kalkmışlardı (Buharî, "İsti'zan", 26) .

Allah'ın ve Resûlü'nün adının yüceltilmesi uğrunda ihlâs ve fedakârlığın zirvesinde bulunan Sa'd b. Muaz (r.a.), lâyık olduğu ulvî makama ulaştığını gösteren şu hâdise rivâyet edilmiştir. Hz. Berâ (r.a.) anlatıyor: "Resûlullah'a (s.a.s.) sündüs bir cübbe hediye edildi. Efendimiz (s.a.s.), ipek elbiseyi yasaklamıştı. Halk bu elbiseden çok hoşlandı. (Bir rivâyette: "İpek bir elbise hediye edildi, elimizle yoklamaya başladık, hepimiz hayran olmuştuk." denmiştir.) Resûlullah: 'Nefsim (kudret) elinde olan Zât'a yemin olsun, Sa''d b. Muâz'ın Cennet'teki mendilleri bundan hayırlıdır.' buyurdular." (Buharî, "Menakıbü'l-Ensar", 12) .

Dr. Saim Arı

sari@yeniumit.com.tr

ALINTIDIR: http://www.yeniumit.com.tr/

kaynaklar

- İbnü'l-Esir, Üsdü'l-Gabe, (Tahkik: Muhammed İbrahim el-Bennâ ve arkadaşları).

- İbn Hacer, el-İsabe fî Ma'rifeti's-Sahabe, (Neşr: Daru't-Türasü'l-Arabi).

- İbn Sa'd, et-Tabakatü'l-Kübra, c: 3.

- Zehebî, Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ, (Neşr: Şuayb Arnavut-Hüseyin el-Esed), c: 1.

- İbn Hişam, es-Sîretü'n-Nebeviyye, c: 2.

- Kandehlevî, Hayatu's- Sahabe, c: 2.

- M.Hamidullah, İslam Peygamberi, Ankara 2003.

- İbn Adulberr, el-İstîab, (Neşr: Ali Muhammed Muavviz-Adil Ahmed, c : 2.

26 Eylül 2010 Pazar

Değirmenler

Zaman düşer ellerimden yere
Oradan tahta boşluğa
Saatler çalışır izinsiz hep bir sonraya,
Resimler sarı güneşsizlikten, duygular değişir

Dostlar dağılır dört bir yana,
kendi yollarına
Ve sen ben,
değirmenlere karşı
bile bile birer yitik savaşçı,

Akarız dereler gibi denizlere, belki de en güzeli böyle...
Uçurma uçar sözlüğümden, geri gelmeyecek bir kuş
Yaşanmamış kırıntılar sadece bir düş.
 
Bülent Ortaçgil

23 Eylül 2010 Perşembe

Leyla'ya Bakmak


Başkalarına baktığın gözle,Leyla'yı nasıl görebilirsin?
Onu gözyaşlarınla tertemiz yıkamadıkça


Şemsi Tebrizi

25 Ağustos 2010 Çarşamba

20-25 Ağustos 2010

Gün ışığı gibi Güzel Günler'den kulağımızda kalan hüzünlü ama artık anlamlı bir şarkı!


Manga Beni Benimle Bırak ( Video Klip 2009 )

6 Ağustos 2010 Cuma

Bir Fransızın Gözüyle İstanbul ve Osmanlı İnsanı

İstanbul şehri ve Osmanlı insanı hakkında şimdiye kadar çok şey söylendi ve çok şey yazıldı. Çünkü bu şehir Ortaçağda insanların yaşadığı en büyük ve en gösterişli yer olması yanında dünyanın yönetildiği bir merkez olma özelliğini de taşıyordu. Yığın yığın insan bu cazibe merkezine geliyor, çevreyi ve burada yaşıyanları gözlemliyordu.

Şehri süsleyen, hepsi birer sanat şaheseri yapılarla etrafa huzur ve sükun dağıtan insanlar tarihcilerin seyahat notlarına konu oluyordu. Objektif bir uslupla kaleme alınmış bu seyahatnamelerden yola çıkarak, asılsız iddialarla karalanan bir tarihin aslında nekadar berrak olduğunu görmek hiçde zor değil. Osmanlı insanı ve İstanbul u sadece gözlemlerinden yola çıkarak objektif bir şekilde kaleme alan seyyahlardan biri de Fransız Edebiyatının en ünlü yazarlarından olan Gerard de Nervaldır.

19.yy da yaşamış olan bu edebiyatcı şiir, roman, piyes vb. dallarda verdiği ürünlerle 135 yıldır okunagelmektedir. Ama onu en popüler yapan şey gezi notlarıdır. Döneminin otoriteleri tarafından "Deha ve delilik sınırı üzerinde yaşayan sanatkar" olarak nitelendirilen yazar, kendi zamanında en çok seyahat eden kişiler arasında yeralmıştır. Hayran kaldığı şark topraklarındaki gözlemlerini detaylı bir şekilde kaleme alan yazar, istanbul a da birçok kez gelmiştir. Bu gezilerinde kaleme aldığı notlarıyla 19.yy İstanbul hayatı ve Osmanlı insanı hakkında bize güvenilir bilgiler sunmaktadır.
Osmanlı ülkesine ayak basan yazarı ilk şaşırtan konu, çok uluslu bir yapıya sahip olan bu devletin içinde barınan; farklı kültüre , millete ve dine sahip insanların kardeşce yaşamalarıdır. Bu duygularını da şu şekilde ifade etmiştir;

- "İstanbul tuhaf bir şehir. Dört millet bir arada yaşıyor ve birbirlerinden nefret etmiyorlar. Türkler,Ermeniler,Yahudiler ve Rumlar aynı topraklarda yaşayan insanlar olarak birbirlerine gösterdikleri tahammül ve müsamahayı bizde çeşitli vilayet veya partilere mensup insanlar arasında göremeyiz."

Yazılarında zaman zaman Avrupa ve Osmanlıyı kıyaslamayı da ihmal etmeyen yazar, devletin diğer milletlere gösterdiği derin goşgörüyü de sık sık vurgulamıştır. İşte İstanbul kahvehanelerinden bir manzara

- "Galata sur kapısını geçtikten sonra bizimkilere benzer kahvehanelerle karşılaşıyoruz. Masaları Ermeni ve rum gazeteleriyle dolu. İstanbul da bu dillerde beş altı tane gazete çıkıyor. Mora dan gelen yunan gazeteleri de ayrı."

İstanbul u dikkatli gözlemleyen hemen her kişiyi şaşırtan bazı detaylar vardır. İşte bu şaşırtıcı detaylardan biri olan Osmanlı mezarları ve mezartaşlarını bakalım yazarımız nasıl anlatıyor.

- "Boğazda son derece güzel ve serin bir yerdeyiz. Buranın bir mezarlık olduğunu söylememe gerek yok sanırım. İstanbulun bütün güzel yerleri , gezilecek ve zevk alınacak sahaları mezarlıklardır. Bakıyorsunuz yüksek ağaçların arasında, şuradan buradan güneş ışınlarının sızıp renklendirdiği, sıra sıra beyaz hayaletler var. Bunlar bir insan yüksekliğinde, mermerden yapılmış mezartaşlarıdır. Başları sarıklı, üzerleri yazılı mezar taşlarıdır. Sarığın biçimi, ölünün hayattayken işgal ettiği mevkii , sosyal seviyesini veya mezarın eskiliğini belli ediyor. Bunların bazıları son modaya uygun. Bazı mezartaşlarının başları koparılmış. Bu koparılmış olanların çoğu yeniçeri mezarlarına ait. (2.Mahmud Döneminde hal edilmeleri üzerine) Kadınların mezarlarında da sütun taşlar var. Fakat bunlarda baş yerinde gül veya demet şeklinde bir süs bulunuyor. Kabartma veya oyma şeklinde çiçeklerle süslenmişler."

Osmanlı ülkesine gelen her gayrimüslimin görmeyi arzuladığı en önemli kişi hiç şüphesiz Osmanlı Padişahıdır. Bu emellerine ulaşmak için kimi zaman Cuma selamlıklarına , kimi zaman da At Meydanındaki etkinliklere katılırlar, Yazarımız da bir Cuma selamlığı öncesi tüm dikkatini toplayarak padişahı gözlemliyor. Şüphesiz zengin bir şatafat içinde bekliyor Osmanlı Padişahını; ama görülen o ki hiçte kafasında canlandırdığı gibi biriyle karşılaşmıyor.

- "Limana doğru inerken mütevazi bir fayton içinde sultanın geçişini gördüm. İki tekerlekli arabaya iki at koşulmuştu. Sultanın üzerinde yakasına kadar düğmeli sade bir redingot vardı.Türkler Tanzimattan buyana redingot gimeye başlamışlardı. Sultanın kıyafetini öbürlerinden ayıran tek özellik, fesinin üzerindeki pırlantalı imparatorluk nişanıyıdı."

Bu merasim sonrası Pera ya (Beyoğlu) ilerleyen padişah ve maiyeti bir tekkeyi ziyaret ederler. Tekke çıkışında meydana gelen olay yazarımızı fazlasıyla şaşırtmıştır. Çünkü Osmanlı yönetiminden bu dereceye varan bir din hoşgörüsü beklememektedir.

- "Sultan Pera caddesine gelmişti. Burada bulunan bir tekkeye girdi. Meşhur mürted Kont Bonneval in mezarıda buradadır. ( Humbaracı Ahmet Paşa) Biz tekkenin kapısında beklerken başlarında Rum rahiplerin bulunduğu bir cenaze alayı göründü. Alay şehrin dışına doğru ilerliyordu.. Padişahın muhafızları rahiplere yol değiştirmelerini, padişahın çıkmak üzere olduğunu ve bir cenaze ile karşılaşmasının hoş bir şey olmayacağını söylediler. Bir tereddüd anı oldu. Niyahet bizans vari giyimi ile başrahip muhafızların reisine hitap etti. Onunla konuştuktan sonra yollarına devam ettiler. Eğer o anda sultan dışarıya çıksaydı, cenaze alayı değil sultan bekleyecekti. İstanbul da bütün dinlere karşı büyük müsamaha vardır ve bu olayı buna misal olarak kaydediyorum."

Yazarımızı şaşırtan diğer bir konu ise kendi tabiriyle, "Avrupalı yazarların hayallerinde abarttıkca abarttıkları" , padişahın evlilik yaşamı ve harem meselesidir. İstanbul da yakın çevresinin anlattıkları ve bizzat kendi gözlemledikleri ile meselenin hiçte duyduğu gibi olmadığını gören yazar bu meseleyi de şu şekilde kaleme almıştır.

- "Sultan bütün imparatorluk içinde kanuni yoldan evlenme hakkından mahrum olan tek insandır. Çünkü bazı ailelerle bu şekilde bir bağ kurmasının bu ailelere büyük nüfuz kazandıracağından korkuyor, bunu istemiyorlar. Bir yabancı kadınla da evlenemiyorlar. Geçindirme imkanı olmak şartıyle her müslüman erkeği dört kadınla evlenme hakkına sahip olabildiği halde, padişah bu haklardan mahrumdur. Kadın sultanlar vardır ama bunlara meşru karısı denemez. Çünkü bunlar aslında birer esirdirler. İmparatorluk içindeki bütün Türk,Ermeni,Rum, Musevi ve Katolik kadınlar hür oldukları için hareme alınmazlar. Hareme alınan insanlar, İslam olmayan ve imparatorlukla resmi ilişkisi bulunmayan ülkelerden toplanırlar."

- "Arkadaşım bana sarayda bulunan kadınların sayısını da söyledi. Bu sayı Avrupada zannedildiğinden çok farklı. Sultanın hareminde sadece otuz üç kadın var. Bunların da sadece 3 tanesi gözdesidir. Diğer kadınlar birer odalıktır, yani oda hizmetçisidir. Avrupalılar odalık sözünü yanlış anlıyorlar."

Herşeyin maddiyat olduğunu sanan ve herşeyde kendi menfaatlerini ön plana çıkaran bir anlayışın aksine, yardımlaşma ve kardeşliği topluma benimsetmiş bir toplulukla karşılaşmak Avrupa insanını herzaman heyecanlandırmıştır. Hele hele bu yardım etme ahlakının insanları aşıp hayvanları bile kapsaması, onların hemen hiç görmedikleri birşeydir. Böyle birkaç tabloyla karşılaştıktan sonra bakalım yazarımız neler hissetmiş.

- "Geniş bir sahayı kaplayan Topcu Kışlasının etrafını alan bu korudan çıkınca kendimi Büyükdere yolunda buldum. Yemyeşil bir çayır kışlanın önüne kadar uzanıyor. Burada bir sahneye şahit oldum ki daha evvel gördüklermden pek ayrı bir şey değil. Çayırda birkaç yüz köpek birarada sabırsızca bekleşiyordu.Az sonra askerlerin koca kazanlar taşıdığını gördüm. Kazanı bir sırığa geçirmişler, sırığı omuzlarına almışlardı. Köpekler bunu görünce sevinç çığlığı atar gibi havlamaya başladılar. Kazanlar yere konur konmaz bulundukları yerden ileriye doğru fırladılar. Askerler ellerindeki sırıklarla onları gruplara ayırmaya çalışıyorlardı. Orada bulunan bir italyan bana " Köpekler için özel olarak yemek pişiriliyor, bu hayvanlar hiç te talihsiz değil." Dedi. İstanbul da hayvanları koruma derneklerinin yanısıra, cami ve çeşme yakınlarında sırf hayvanların faydalanması için havuzlar yapılmış."

- "Bir kahvehaneye geliyoruz. Dondurma,limonata, moka herşey Fransız usulüde , tam Avrupai bir yer. Mahalli olan tek şey , insandan hiç kaçmayan üç dört leyleğin masaların aralarında dolaşıp durmalarıdır. Masanıza oturup kahvenizi söyler söylemez bu leylekler yanınıza sokulur ve birer soru işareti gibi orada dikilirler. Uzun boyunlarını ve gagalarını masanızın üzerine rahatça uzatarak şekerinizi alabilirler ama buna cesaret edemiyor ve sizin vermenizi bekliyorlar. Ve masa masa dolaşıp şeker ve bisküvi topluyorlar."

- "Tekke avlusuna girince birsürü köpek gördük. Hizmet işleriyle uğraşanlar bunlara yiyecek dağıtıyorlardı. Köpeklerin beslenebilmesi için eskiden beri bol miktarda bağış yapıyorlardı. Akasya ve çınar ağaçları ile gölgeli duvarları tahtadan yapılmış boyalı kuşluklarla doluydu. Kuşlar gelip yuva yapsın diye konulmuştu bu kafesler. Ve kuşlar bu yarı hazır yuvaları benimsiyor, sahipleniyor, hiç korkmadan , aç kalmak endişesi duymadan yaşayıp gidiyorlar."

Osmanlı insanının ruh haletini ve sanat anlayışını yansıtan son derece estetik cumbalı evler ve bunların süslü ayrıntıları her göreni cezbederken, son dönemlerde ortaya çıkan Avrupai özenti ve taklitcilik anlayışı ile bu kültürün terkedilmesi de başta batılılar olmak üzere birçok kişinin tepkisini çekmiştir. Yazarımızın da dikkatini çeken bu konu onun kaleminden şöyle anlatılmaktadır.

- "Tanzimat Osmanlıya fes giydirmiş, onu yakasına kadar düğmeli bir regingot içine hapsetmişti. Evlerin süsünü de kaldırmıştı. Artık petek gibi işlenmiş tavanlar veya stalaktitler, oymalar, sedir ağacından işlemeli sandıklar yapılmıyordu. Bunların yerini dümdüz boyalı , silme kornişli duvarlar alıyordu. Oyma panolar içinde birkaç alelade resim, birkaç saksı, hepsi bukadar."

Uzun yıllar birçok topluluğu barış ve hoşgörü içinde yöneten bu devleti, yıpratma adına ortaya atılan iftiralardan biri de Osmanlı Devletinin sanata ve sanat eserlerine olan bakış açısıydı. Osmanlı Devletinin sanata hiçte olumlu bakmadığı ve sanat eserlerini de hoş görmediği şeklinde yanlış düşüncelerle başkente giden yabancılar, büyük meydanlarda tüm ihtişamıyla duran anıtları ve elinde kamışıyla değişik sanat dallarına imza atan sanatcıları görünce tüm duyduklarının yanlış olduğunu anlamakta gecikmediler. Onları en çok şaşırtan bir diğer konu da bu insanların önceki devletlere ve kültürlere ait eserleri koruma hassasiyetleriydi. İşte bir bayram sabahında At meydanında yazarın düşündükleri

- "Bayram sabahı güneş doğarken gemilerden ve bütün hisarlardan atılan toplar şehri inletti. Bin minareden yükselen ezan sesleri her tarafta yankılandı. Bu sefer merasim yeri At Meydanı idi. Burası Bizans İmp. nun hatıraları ile meşhurdur ve meydanda onlardan kalan abideler vardır. Mısırdan getirilen taşın beyaz mermerden kaidesi heykel kabartmalarla doludur. O heykellerin orada durmaları , Türklerin, biz Avrupalıların zannettiği gibi heykel düşmanı olmadıklarını ispat ediyor."

Yabancıların yanlış bildiği bir başka konu da müslümanların dini inanışlarıdır. Kulaktan duyma karalamalarla, müslümanlar ve onların yaşantılarını çok yanlış bilen bu kişiler gibi yazarımızda karşılaştığı manzaralar karşısında ister istemez kendi toplumuyla Osmanlı teb asını kıyaslamak zorunda kalmış ve karşı karşıya kaldığı bu gerçeği itiraf etmekten çekinmemiştir.

- "Müslümanları çapkınlıkla ve bazı adetlerini saçmalıkla suçlamak ve tarif etmek, bence hatadır. İnançları ve adetleri bizimkinden o kadar farklı ki hüküm verirken bu farkı gözetemiyoruz, nispeten daha bozuk ahlakımızla onlar hakkında hüküm veremeyiz. Bir müslümanla eşi arasındaki münasebeti, hatta namusluluğu hesaba katsaydık, bizim 18. yy yazarlarımızın yarattığı sefahat uydurmalarına inanmaz, doğruyu anlamış olurduk."

Osmanlı Devleti içinde farklı dinlere mensup insanlar birarada yaşamaktadır. Böyle bir manzara dünyanın başka hiç bir ülkesinde mevcut değildir. Ama yazar öyle bir manzarayla karşılaşmıştır ki bukadarının da olabileceğini kesinlikle düşünmemiştir. Pera da oturan yazar o bayram sabahında caddeye adım atar atmaz bakın neler görmüştür.

- "Pera da oturan Avrupalıların çoğu bu bayram kalabalığına katıldı. Çünkü bayram günleri , diğer dinlerden olanlar da Müslümanların merasimlerine iştirak ederler , onlarda bayram yaparlar. İslami merasime kalben katılmayanlar için bile bu bir bayramdı."

Herkesin aklında yardımlaşmanın bir sınırı vardır. Fakat hemen her manzarası insanı şaşırtan bu tuhaf ülkede yardımlaşmanın boyutları da elbette akılları zorlayacak boyutlardadır. O bayram günü, bayram namazı sonrası, At Meydanında meydana gelecek olaylar merasimi izleyen yabancıların neredeyse küçük dillerini yutmalarına sebep olacaktır. Yazarımızdan dinleyelim.

- "Kurban kesiminden sonra herkes yiyecek ve içeceklere yöneldi. Çörekler, şekerli kaymaklar, kızartmalar ve halkın en çok sevdiği kebaplar pek boldu. Bunlar halka ücretsiz dağıtılıyordu ve bunların parasını zengin kişiler ödüyorlardı. Ayrıca herkes istediği eve girer, sofraya oturur ikram görürdü. Fakir zengin bütün müslümanlar evlerine gelen insanların dini, ırkı ve sosyal durumları ne olursa olsun kendi varlık durumlarına göre ziyafet verirler, memnun etmeye çalışırlar."

Osmanlı Ülkesine gelerek burada yaşayan insanları ve onların davranışlarını gözlemleyen ve gördükleri karşısında hayran kalan her kişinin, böyle bir ahlaki yapının oluşmasına sebep olan dini yapıdan etkilenmemeleri mümkün değildir. İslam Dinini tüm saflığı ve temizliği ile yaşayan dervişler de yazarın dikkatinden kaçmamıştır. Şimdi seyahatnamenin bu konudaki yaklaşımına bakalım.

- "İstanbul da dervişlerin ibadetleri ve ibadet şekli bana çok tesir etti. Onlar için Allah kelamı her dilde geçerlidir. Bu dervişler hiç kimseyi ney sesiyle kendileri gibi dönmeye mecbur etmiyorlar. Fakat bu usül onlar için Allaha şükretmenin , Onun büyüklüğünü ifade etmenin en ince ve en yüce şeklidir."

Görüldüğü üzere Fransız Edebiyatının güçlü kalemlerinden Gerard de Nerval , hiçbir etkide kalmadan, sadece kendi gözlemlerinden yola çıkarak bu seyahatnameyi en gerçekci şekilde kaleme almıştır.

Devrinin otoriteleri tarafından " Bir yol açıcı, temiz, akıcı usluba bir örnek ve hayal gücünde gizli gerçekleri sezip görmekte eşsiz bir yazardır." Şeklinde tanımlanan gezgincimizin ilginç seyahat notları umarız ki kendi geçmişini bilmeyen ve acımasızca eleştirmekten de kaçınmayan bir kısım insanlarımıza ufuk olur ve onları geçmişlerini daha detaylı incelemeye sevkeder. Sözlerimizi yine yazarımızın bu eserini noktaladığı cümlelerle bitiriyoruz.

- "Ben İstanbul u tarif işine girişmiyorum. İstanbul un sarayları camileri hamamları kıyıları çok yazıldı. Çok anlatıldı. Ben sadece cadde ve meydanlarda gördüğüm şeyler hakkında bir fikir vermek istedim. Şu şehir eskiden beri Avrupa ile Asyayı birleştiren tılsımlı ve adeta kutsal bir mühürdür."

1 Ağustos 2010 Pazar

Ben Yokum

İBRAHİM

İbrâhîm
içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim


güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı
ibrâhîm
güneşi evime sokan kim


asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı
ibrâhîm
gönlümü put sanıp da kıran kim


Asaf Halet ÇELEBİ

8 Ocak 2010 Cuma

1945


1945

Gel, asırlardan uzanda tut ellerimi sımsıcak
Yoksa bendeki çocuk da böyle çaresiz kalacak
Öfke, ile beslenen çocuklar yalnızdırlar

Ve ümitleri çiçeklerden, acıları tarihlerden
Senin gibi benim gibi, onlar da hep insandılar
Ve sevgiye inandılar ve saygıya inandılar senin gibi benim
Gibi

Onlar biraz terkedilmiş biraz küskün çocuktular
Sanki biraz incitilmiş sanki kedersiz sevilmiş
Sanki utandılar kavgadan ve sustular

Hep incilenen gözyaşları kurusun inançlarında
Sene 1945 onlar da hep insandılar ve sevgiye inandılar ve
Saygıya inandılar senin gibi benim gibi

Asırlardan uzanda tut ellerimi sımsıcak yoksa bendeki
Çocuk da böyle çaresiz kalacak
Öfke, ile beslenen çocuklar yalnızdılrar

söz :aysel gürel
beste :onno tunç