26 Ağustos 2006 Cumartesi

NERDE UNUTTUM YÜREĞİMİ

NERDE UNUTTUM YÜREĞİMİ


Her Cumartesi yelkovanlar
2’den 3’edoğru çıkmışlarken gezintiye
Düşlerimden geçip bana el sallarlar
Bir bakış konuverir gözlerimin içine
Kelepçelerle bağlamışım bırakmıyorlar

Uçar, gelir, götürür mavi sulara
Kanatlarını ödünç vermiş umutlarım
Ben kendimce uçmaya çalışırken sana
Buz gibi kurşunlara takıldı kanatlarım
Ayağım kaydı düştüm uçurumlara

Ama ne yere çarptım
Ne de tekrara kanat çırptım bulutlara
Kendimi sessizce boşluğa bıraktım
Yüreğimi de giderken unutmuşum bakışlarında

Nereye sakladın düşüm aradım da bulamadım
Niye her yer zifiri karanlık
Yoksa geceye mi hapsettin beni
Gerek yok zaten kör oldum artık
Aç bıraktım düşlerimi
Islak gözlerimle ben ortada kalakaldık



Mq.

25 Ağustos 2006 Cuma

AŞK İKİ KİŞİLİKTİR


AŞK İKİ KİŞİLİKTİR


Değişir yönü rüzgârın
Solar ansızın yapraklar.
Şaşırır yolunu denizde gemi
Boşuna bir liman arar.
Gülüşü bir yabancının
Çalmıştır senden sevdiğini,
İçinde biriken zehir
Sadece kendini öldürecektir.
Ölümdür yaşanan tek başına
Aşk, iki kişiliktir.



Bir anı bile kalmamıştır
Geceler boyu sevişmelerden
Binlerce yıl uzaklardadır
Binlerce kez dokunduğun ten.
Yazabileceğin şiirler
Çoktan yazılıp bitmiştir.
Ölümdür yaşanan tek başına
Aşk, iki kişiliktir.



Avutamaz olur artık
Seni bildiğin şarkılar.
Boşanır keder zincirlerinden
Sular, tersin tersin akar.
Bir hançer gibi çeksen de sevgini
Onu ancak öldürmeye yarar.
Uçarı kuşu sevdanın
Alıp başını gitmiştir
Ölümdür yaşanan tek başına
Aşk, iki kişiliktir.



Yitik bir ezgisin sadece,
Tüketilmiş ve düşmüş gözden.
Düşlerinde bir çocuk hıçkırır
Gece camlara sürtünürken.
Çünkü, hiç bir kelebek
Tek başına yaşamaz sevdasını.
Severken hiçbir böcek,
Hiç bir kuş yalnız değildir.
Ölümdür yaşanan tek başına
Aşk, iki kişiliktir.

16 Ağustos 2006 Çarşamba

Uçuruma Hasret



Uçuruma hasret



Daha bağlamamışken hiç

Kara sevdanın yazmasını başıma

Bilmezdim

Dünyanın neyi anlattığını bana

Duymamıştım hiç

Toprağın yağmura seslenişini

Tomurcuk güle yaprak yaprak

Dans ettiren bestenin nağmelerini

Şafak vakti



denizin kumsalına kabuştuğu anda

köpüklerin fotoğraf çektiklerini

Güneşin nasıl yandığını

Ay'ı nasıl kıskandığını geceleri

asi nehirlerin cesaretini

dönüşmek için bir çağlayana

uçuruma hasretini





bakışlarının daldığı yere bir gül diktim

rüzgar amcaya seslendim

bulutlarla seni getirsinler diye

feryat ettim tüm denizlere

yağmurlar yağdı üzerime

güneşi bekledim

şafak vakti ağlarken bi çare

ben sevdiğim ben

uçuruma hasrettim gözlerinde....



Mq.


İşte yine bekleyiş...







Gecelerin o çıldırtıcı sessizliği arasında, hislerimizin aynı zamanda buluşmasının imkansız gibi görünen görüntüsüyle baş başa kaldım yine... Yine yalvarırcasına istekler gönlümün en derinlerinde, ki dilim söylemeye yanaşmıyor hiçbir şeyi... Sessizliği kendi denizlerime dalmak için oksijen tüpü gibi kullandığım zamanlarda keşfedebildiğim her şeyi yeryüzüne çıkaramamanın beceriksizliğini yaşıyorum işte... Bazen mükemmel olamamanın verdiği coşku ile sarılmaya çalışsam da hayata bir yerlerde eksikliğini hissettiğim şeyin sen olduğunu düşündükçe ürküyorum kendimden! Kaçıyorum tüm bu aydınlıklardan kaçtıkça her karanlıkta açığa çıkıyor bir yıldız. Ve verebildiğim o bir ihtimalin tüm güzelliğine bırakmaktan başka çare bulamıyor gözlerim. Rüyalarımın bazılarını bari, beynimin kontrol edememesini istiyor yüreğim uykuya dalarken. Ama ne kadar azdır böle bırakışlarım kendimi kendime.






Bırakılmak zorunda kalınan her bir hevesimin hayatı ne kadar da kilitlediğini gördükçe elimden düşen anahtarları aramak için bile güçümün kalmadığı zamanlarda sadece duaların duyulduğu haykırışlar kalırdı kulaklarımda. Uykulardan uyandığımda hissettiğim o çıldırtıcı boşluğun verdiği yanan bir hasrette bile her geçen gün yüreğimin yüreğimdeki sevgilere ne kadar bol geldiğini gördükçe doldurabilecek Aşk’ın yolunda senin olduğunu düşünmek bile hayata direnmek için güç verirdi bana! Ve ayağa kalkardım ilk adımı öğrenen bebekler gibi.





Tüm umutsuzluklarının arasından telefon direklerine takılmadan süzülmeye başlayan bir uçurtma çıkıverince ortaya, umudun bittiği yerde öleceğini anlarsın. Ve ne kadar yorgun olursan ol bu hayata karşı gözlerinde bir ışık beliriverir en karanlık anda ortaya çıkan tan yıldızı gibi...








15 Ağustos 2006 Salı

Zaman


Zaman denilen şey meğer ne çok şey öğretirmiş insana…



Sesimizi yanıbaşımızdaki insana duyuramazken, anlatamazken içimizdekileri, şu dilimiz dönmezken acizliğimize bile… meğer sadece zaman gösterirmiş tüm bilmediklerimizi yüreklerimize…



Gözlerden yaş düşerken yanaklarımıza, neden süzülüp aktığını her zaman biliyor muyuz acaba… yoksa gönlümüzün o derin yerlerindeki çığlıklara sağır mı hala kulaklarımız. Nereye kadar bu kaçış kendi kendimizden. Yüzleşme cesareti gösteremeden geçirdiğimiz bu kaçıncı korkak gün olacak seyir defterimizde(!)



Hani demişler ya insan başkalarından ne kadar az şey beklerse, o kadar kazanır şu hayatta… Bu kaybolunmuşluklar arasında kendimizi bulamazken dar sokakların lambalarının sönük ışıklarında bir de başkalarının asasına dayanmak, başkasından gelecek sesle ayaklanmayı beklemek; zaten ellerimizin tıkadığı kulaklarımıza bir kat daha tıkaç ekleyip beklemek gibi bir şey olsa gerek.



Tüm bu kaygısızlık yüreğimizde olup bitenlere iken, dış dünyamızda olan, özellikle de maddi çıkar sağlayacak, durumlarla ne kadar da alakadarız. Ne kadar da zaman harcıyoruz üzerinde! İşimize ne kadar da düşkünüz ki bütün gün onla yatıp onla kalkıyoruz. O kadar meşgulüz ki bunla patronumuzun söylediğini listenin en başına alıp, yüreğimizin dediğini de en sona koyup, söz hakkı yüreğe gelmeden kapatıveriyoruz o günkü oturumu…



Zamanın öğretmenliği dediysem, zannetmeyin ki yaşı altmışa dayanmış insanların anlayabileceği tarzdan bir öğretim bu! Tüm yaşanmışlıkların, ki bu tecrübe dediklerimiz hangi yaşta olursa olsun, zamana bölünmesinden elde edilen ve elde kalanlardan toplatılmış(!) bir öğrenim bu. Toplatılmış gibi bir yaptırım kelimesi çünkü bunu yaptıran da zaman! Eğer hiç onun ilerlemediğini bilseydik vicdan denilen hilesiz tartının üzerine ne zaman(!) koyardık yaşadıklarımızın analizini…





12 Ağustos 2006 Cumartesi

Elif'in Doğuşu Yüreğimde






































29 Mayıs 2005 Pazar



Şarkılara sarılıyorum geceleri usulca

Bir nebze dindirir diye deli hasretini

Sen de dinlerken bu ezgileri yalnızlığında

Belki düşünmüşsündür diye beni

Avutuyorum işte garip yüreğimi masallarla



Siyah örtüler taktım başıma

Karanlıkta yalnız kalırım belki diye

Bir sen olursun yüreğimin yar tahtında

Bir de ben sana pervane bir cariye

Yanmadan durabilir mi bu yürek etrafında



Lisanı var mı ki kainatta aşkın

Milleti, ırkı olur mu yanmanın

Ne zaman dudu kulaklar çığlığını gözyaşlarının

Nerede gördü göz rengini sevdanın

Dokunabildi mi eller üstüne kanayan yaraların



Bir sarhoşluk ta ezelden kalma

Şarabımsa bezm-i elesteki asma

Der ya şair sakın bizi fakir sanma

Ateşimin kızılını yakut diye takarız gerdanıma

Göşyaşlarımız elmas diye dökülür yanaklarıma



Elimde bir kitab-ı Aşkın satırları

Bir kat daha yandı gönlün mısraları

Çöllerde susuz kaldı elifin yaprakları

Eğildi toprağına ,hasretinden dalları

Kavuşamadı gitti şu söğüdün salkımları



Mq.

10 Ağustos 2006 Perşembe

Yeni Bir Sayfada Sana Bakmak


YENİ BİR SAYFADA SANA BAKMAK



Her şey yapılabilir

Bir beyaz kağıtla

Uçak örneğin uçurtma mesela

Altına konabilir

Bir ayağı ötekinden kısa olduğu için

Sallanan bir masanın

Veya şiir yazılabilir

Süresi ötekilerden kısa

Bir ömür üzerine



Bir beyaz kağıda

Her şey yazılabilir

Senin dışında

Güzelliğine benzetme bulmak zor

Sen iyisi mi sana benzetme bulmak zor

Sen iyisi mi sana benzemeye çalışan

Her şeyden

Bir gülden bir ilk bir son bahardan sor

Belki tabiattadır çaresi

Senin bir çiçeğe bu kadar benzemenin

Ve benim bilinci nasırlı bir bahçıvan çaresizliğim

Anlarım bitkiden filan ama anlatamam

Toprağın güneşle konuşmasına

Sana çok benzeyen bir çiçek yoluyla



Sen bana ışık ver yeter

Bende filiz çok

Köklerim içimde gizlidir

Gelen giden açan soran bere budak yok

Bir şiir istersin

“içinde benzetmeler olan”

kusura bakma sevgilim

heybemde sana benzeyecek kadar

güzel bir şey yok



uzun bir yoldan gelen

tedariksiz katıksız bir yolcuyum

yaralı yarasız sevdalardan geçtim

koynumda bir beyaz kağıt boşluğu

her şeyi anlattım

olan olmayan acıtan sancıtan

bilsem ki sana varmak içindi

bütün mola sancıları

bütün stabilize arkadaşlıklar

daha hızlı koşardım

sever adım gelirdim

gözlerinin mercan maviliğine



sana bakmak

suya bakmaktır

sana bakmak

bir mucizeyi anlamaktır



sana sola bakmadan yürüğüm yollar tanıktır

aşk sorgusunda şahanem

yalnız kelepçeler sanıktır.

Ne yazsam olmuyor

Çünkü bilenler hatırlar

Hem yapılmış hem yapma çiçek satanlar

Bahçıvanlar değil tüccarlardır

Sen öyle göz

Sen öyle toprak ve güneş ortaklığı

Sen teninde cennet kayganlığı iken

Sana şiir yazmak ahmaklıktır.



Bir tek söz kalır

Dişlerimin arasından

Ben sana gülüm derim

Gülün ömrü uzamaya başlar



Verdiğim tüm sözler

Sende kalsın isterim

Ben sana gülüm derim

Gül sana benzediği için ölümsüz

Yazdığım bütün şiirler

Sana başlayan bir kitap için önsöz



Sana bakmak

Bir beyaz kağıda bakmaktır.

Her şey olmaya hazır

Sana bakmak

Suya bakmaktır.

Gördüğün suretten utanmak

Sana bakmak

Bütün rastlantıları reddedip

Bir mucizeyi anlamaktır.

Sana bakmak

ALLAH ’a inanmaktır.



Yılmaz Erdoğan

4 Ağustos 2006 Cuma

Ay Işığında



ay ışığında..





Acının ruhuna bir numaralı tığla

usul usul danteller ördüğünü hissedersin

şafağın kızıllığı hep yüreğinin uçurumunda

bir kartpostal görüntüsü gibi durunca

ruhun çoktan bırakmıştır kendini boşluğa

kör bir ateşin ucunda titrer, titrersin...





bir kazan kaynar durur yüreğinde

o taşıp kavurdukça içini

bir kepçe daha koyarsın hasretin şerbetinden

sebebsiz gözyaşları belirir gözünde

alır seni içine alevlerin derinliği

kaybolup gidersin acının lezzetinden



bir şebnem belirir bir kuşun kanadında

öyle sessiz sessiz uçar gider başucundan

balonu uçmuş bir çocuk gibi ellerin havada

çiğ düşmüş gözlerinle bakar kalırsın ardından

kimbilir kaç asır geçer yalan zamandan da

terleyerek uyanırsın ateşli rüyalardan



güneşi görmeden açtığın gözlerin

ay ışığında parlamaya alışmışş...

alışmışş....

alışmışş....

sanırsın bir fırtınaya tutuluvermiş yelkenlerin

yüreğinde kimbilir kaç yara açılmış

kanamışş..

yanmışş...



bir siyah yele gözükür okyanusların ardından

nal sesleri yaklaşır sana doğru gitgide

alır çeker seni dalgaların ortasından

umudun güvercinleri uçuşur gökyüzünde

güneşin ışıkları vurur gözlerine bulutlar arasından

bir al gül açılıverir tebessümünde.......



Mq